Yolda Olmak: Helsinki


"Ut pa tur, aldrig sur."

Yani Norveçliler demişler ki, "Yoldaysan hiçbir zaman mutsuz olmazsın."

Aslında bu, klasik bir gezi yazısı olacaktı. Helsinki'de ne yapılır, nerelere gidilir, karavanda kalmak nasıl bir histi, diğer İskandinav şehirleri kadar pahalı mı onlardan bahsedecektim. Hatta, yine şarapsız kalışımızın hikayesini anlatacaktım. Hatta, yazıya burada ara verip, önce yine şarapsız kalışımızın hikayesini anlatıp, sonra konuya geri döneyim:




İskandinav ülkelerinde, insanlar güneş ışığını çok az gördükleri için, içmeye daha çok ihtiyaç duyuyorlar (bu benim varsayımım). İnsanlar daha sağlıklı olsun ve daha az içsin diye de devlet, daha sıkı alkol politikaları uyguluyor. Bunların başında da, Cumartesi öğleden sonradan başlayıp da, Pazartesi gününe kadar içki satmamak geliyor. Ve biz, bunu her seferinde unutuyoruz. Daha önce, Oslo'da, Tinder'dan şarap bulan iki kadın olarak, bu sefer Helsinki'deyiz. Tüm gün yürümüşüz. Saat 18'i geçmiş ve bizim yine şarabımız yok.

Şansımızı ilk olarak, bir wine barda deniyoruz. Mekanda bir şişe şarap içip, sonra garsonları, bize şarap satmaya ikna etmeye çalışıyoruz. Olmuyor. Ama garsonlardan biri, bazı barların, saat 21'e kadar şarap satma lisansı olduğunu, şansımızı denememizi söylüyor. Sonrasında, kendimizi, rastgele barlara girip çıkıp, bize bir şişe şarap satıp satamayacaklarını sorarken buluyoruz. 2. bar. Yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Sidewalk. Bardaki içki sırasındayım. O ara, arkama birisi gelip sıraya dahil oluyor ve fince konuşmaya başlıyor. Ben turist olduğumu söyleyince şaşırıyor ve bu barda sadece lokallerin takıldığını, barı nereden bulduğumuzu soruyor.

Ben de derdimizi anlatıyorum. Karavanda kaldığımızı, karavanda şarap içmek istediğimizi, ama şarap bulamadığımızı söylüyorum. Adam, barda bize şarap satmayacaklarını, ama evinin çok yakın olduğunu, eğer istersek, evden bize şarap getirebileceğini söylüyor. Ben, şarabı satın almayı teklif ediyorum, adam bir bira ısmarlarsanız yeter diyor ve gidiyor. Bir şişe şarapla geri döndüğünde, çok tatlı bir şekilde, bira almak zorunda olmadığımızı, hatta bira ısmarlarsak da, onunla içmemize gerek olmadığını, kendimizi rahat hissetmemizi söylüyor. Şaşırıyoruz. Kendimize birer kadeh şarap, bu tatlı adama bir bira alıyoruz ve adam bizi arkadaşlarının yanına götürüyor.

Bu noktada, kendimizi, Helsinki'de bir barda, bir pilot, bir kaptan, bir de bilgisayar mühendisiyle birlikte, bir masada muhabbet ederken buluyoruz. İçkimizi içip, bu beklentisizlik karşısında hem şaşırıp, hem de mutlu olup (yazının bu kısmını kadınlar daha iyi anladı), kalkıp karavana doğru yol alıyoruz.


Karavan şöyle bir yer. Şehir merkezine, trenle 10 dakika uzakta, bir kadının evinin bahçesinde. Aşırı huzurlu.

Aşırı huzur. Yazının başında gelmek istediğim nokta aslında biraz buralardan geçiyor. Huzurdan. Yolda ve evden uzakta olma hissi, bulunduğum yer de huzurluysa, bana aşırı mutluluk veriyor. Sanırım Norveçliler haklı. Gerçi adamlar, kendilerini gerçekleştirdikleri için, hayata bakışları, görüşleri de haklılık içeriyor.

Şu an bu yazıyı, balayımda, Kaş'ın manzarasına hakim bir terasta yazıyorum. Şu an bu yazıyı yazmamın sebeplerinden ilki şarap (yine). İkincisi de, yolda olmanın bana hissettirdikleri. Bunu bir şekilde, yazıya dökmek istiyorum.


Antika Titanik yazısını birlikte yazdığımız arkadaşım Reyhan, birlikte şarap içmekten en çok keyif aldığım insanlardan. Bir diğeriyle geçen hafta sonu evlendim. Bu kısmı yazıyla biraz alakasız, ama her seferinde, kendisi sevmese de, benimle şarabımı paylaştığı için bu detayı da yazmak istedim.

Reyhan'la bir miktar şarap içtikten sonra, kendimizi uzaklara bilet alırken buluyoruz. Neresi olduğunun bir önemi olmuyor. İkimize de uyan bir zamana, uygun sayılabilecek bir fiyata, bir bileti, şarabımızın son yudumlarına denk getiriyoruz. Helsinki bileti de, 3. şişenin sonuna ve adam başı git gel 620 liraya denk geliyor. Çoğu insan bize, Helsinki gibi uzak sayılabilecek bir rotaya 1 geceliğine gittiğimiz için, deli gözüyle bakıyor, ama olsun.


Uçaktan inip, şehrin merkezine gidiyoruz. Merkezde gezinip, sonra denizin kenarında kurulan market'ta, balık yiyoruz. Kapalı olan sabit pazarı dolaşıp, ayı ve geyik eti yemelerine şaşırıyoruz. Bugün, Hindistan'da bir ineğin, nasıl da sevgi dolu olduğuna dair bir video izledim. İnek yediğime şaşırdım. Aslında inek ve köpek arasında çok da fark yokmuş gibi geliyor şu sıralar bana. Bir yandan da, yarın akşam yiyeceğim şaşlığın hayalini kuruyorum. Hayatımın bir kısmı, böyle gel gitlerden oluşuyor.


Sonra ilk feribota atlayıp, Suomenlinna'ya gidiyoruz. Feribotta, bizimle birlikte bir sürü şık giyimli insan olması dikkatimizi çekiyor. Helsinki'de insanlar genel olarak dikkatimizi çekiyor. Çünkü hepsi çok sakin, huzurlu, tatlı, hoş sohbet duruyorlar. İletişim kurduğumuz her insan, ya da iletişim kurmasak da, uzaktan baktığımız her insan dahi, bize, bizim pek de bilemediğimiz bir şeyi hatırlatıyor. Kendini sevmek, çevrenle ve çevrendeki insanlarla barışık olmak, saygı duymak. Kendimizi hem çok iyi, hem de biraz şanssız hissediyoruz. Keşkeler var aklımızın bir köşesinde. Keşke biz de böyle olabilsek.


Adada dolaşıyoruz. Elimizde aloe veralı içeceklerimiz. Sakin, sessiz, huzurlu geliyor. Bir düğüne denk geliyoruz (Feribottaki şık giyimli insanlar bu düğüne geliyormuş meğer). Sadece kilise nikahı oluyor, sonra gelinle damat, gelin arabalarına (bisiklet) atlayıp uzaklaşıyorlar. Buna benzer bir nikah istiyorum (Buna benzer bir nikahım oluyor).



Ara ara yağmur yağıyor. Venedik bienalinin açılışını yapan, Lübnan'lı bir sanatçının video ve ses performansına denk geliyoruz. Yağmurdan kaçmak için performansın olduğu yere sığınıp, tesadüf eseri büyüleniyoruz.

Sonra, yağmurda ıslanarak, bir kafe bulmak umuduyla, dolanıyoruz. Ada, bizde bir miktar terk edilmiş hissiyatı yaşatıyor ve bu hissiyattan mutluyuz. Birden karşımıza oyuncak müzesi çıkıyor ve kendimizi oraya atıyoruz.


Bu zürafanın bir diğeri (daha büyüğü), Sunay Akın'ın oyuncak müzesinde var. Bu zürafayı da Helsinki'ye Sunay Akın hediye etmiş. Oyuncak müzesinin büyülü bir atmosferi var. O atmosferde, kahvelerimizi içiyoruz. Yağmurun dinmesini bekliyoruz. Fotoğraf çekiyoruz.

Yağmur dindikten sonra, feribota binip, şehre geri dönüyoruz. Sonrasını biliyorsunuz. Şarap hikayesi. Yeterince şaraptan sonra uyuyor ve yeni güne uyanıyoruz.


Yeni günde, şehrin diğer tarafına yürüyoruz. Regatta isimli kafeye gitmek için. Kafeye giden yolda, bir flea market buluyoruz. Oradan alış veriş yapıyoruz. Kafenin önünde, neyle karşılaşacağımızı bilmeden 20 dakika kadar sıra bekliyoruz ve sonra tatlımızla kahvemizi alıp, denizin kenarına oturuyoruz.


Hem kahve, hem de orman meyveli kek -üzerine vanilyalı sos dökülmüş- başımı döndürecek kadar lezzetli. Anın tadında olmanın, yolda olmanın, evden uzakta olmanın tadını çıkarıyorum.


Sonra eve dönüyorum. Yeni bir şehri keşfederken karşıma çıkan gökkuşağının renkleriyle, yolda olmanın huzuruyla, yediğim harika yemeklerin damağımdaki tadıyla, hiç tanımadığım birinin bana verdiği bir şişe şarabın hissettirdikleriyle.

Aklımda, tekrar yola çıkmanın hayaliyle en çok da.

Ve şimdi, ay ışığının aydınlattığı, harika bir manzaraya, bir kadeh şarabın eşlik ettiği bir terasta, yine evden uzakta, bu yazıyı yazmanın verdiği huzurla...

Hepimize, yola çıktığımız, yoldan keyif aldığımız ve mutlu olduğumuz zamanlar diliyorum!

Hiç yorum yok