Medeni Bir Sakinlik: Basel


"Belki de sabahları bir saat yürümek ve Beşinci Senfoni'yi dinlemek için gelmişizdir dünyaya..." der Çetin Altan, yıllar önce yazdığı bir yazısında. Kelimelere dökemem, ancak kendimi, herhangi bir sebeple, ne zaman bir Avrupa şehrinde bulsam, hep içimden bu cümleyi tekrarlarım. Avrupa'nın bende yarattığı hissiyatı, Çetin Altan, bir cümleyle özetlemiş gibi gelir bana. Ve bu hissiyat içinde, bir sürü keşke barınır aslında. Yaşadığım coğrafyadan birazcık uzaktaki, bambaşka hayatı görür ve iç geçiririm.

Hayır Avrupa övmeyeceğim, ya da evet, sanırım biraz Avrupa öveceğim bu yazımda. İşin içine siyaset karıştırmadan, tarihe çok değinmeden, sadece bendeki hissiyat üzerinden, sokaklardaki sakinlik ve medeniyet üzerinden giderek. O yüzden, öncekiler gibi, tam bir turist yazısı olmayacak bu yazı. Bu sefer gezip gördüklerimi değil de, hissettiklerimi yazmak istedim çünkü.




Sabah saatlerinde, boş bir trene binip, 50 dakikalık bir yolculuğun sonrasında geldik Basel'e. Colmar'dan bindiğimiz tren, kişi başı 7 euro idi. Sakince yolları izledik, pek konuşmadık, biraz yorgunduk, valizimizde 11 şişe şarap vardı ve Colmar'dan sonra, Basel'den pek bir beklentimiz de yoktu açıkçası.

Trenden indik, hostele gidip fazla ağır valizimizi bırakmak için yürümeye başladık şehirde. 1.5 km'lik bir yürüyüş. Zaten Basel, küçük bir şehir, her yere yürüyebiliyorsunuz. O 1.5 kilometreyi, çok büyük bir şaşkınlıkla etrafımıza bakarak (itiraf ediyorum, şaşkınlığımızın bir kısmı aşırı yakışıklı ve tarz İsviçreli 40 yaş üstü adamlardı) yürüdük ve yüklerimizden kurtulup, tekrar şehri keşfetmeye çıktık.


Japonya ve Kuzey Avrupa ülkelerini görmüş bir insan olarak, temiz bir şehrin ne demek olduğunu biliyordum, Kopenhag'da gittiğim bir umumi tuvalet için, çıktıktan sonra, sanırım tuvalet benim evimin salonundan daha temiz ve şık yorumu yapmıştım hatta, ama hayatımda ilk kez, bu kadar temiz ve bakımlı sokaklarda yürüyordum.

Sonuçta ben de her Türk gibi, gittiğim her şehirde, gördüğüm bina ve yapıları, Türkiye'deki yapılarla karşılaştıran, "Ay bu bina da aynı DSİ lojmanlarına benziyor" gibi yorumlar yapan bir ortalama turist olarak, bu temizliğe, pek çoğunuzun vereceği tepkiyi verdim: "Basel belediyesi çalışıyor!" Ama bir gün sonra, annemin sabahın köründe uyanması ve kahve aramak için sokağa çıkmamızla birlikte, konunun belediyeyle pek de ilgili olmadığını gördüm, çünkü, sokaklar, sabahın köründe de tertemizdi. İnsanlar temizdi ve yaşadıkları yere saygı duyuyorlardı.


Hostel'de eşyalarımızı bırakıp, bir hedefimiz olmadan yürümeye başladık ve ayaklarımız bizi Basel Manastırı'na götürdü. Gidene kadar tüm sokaklar ve caddeler yemyeşildi, gördüğümüz herkes bize gülümsüyordu, şehre bir sakinlik hakimdi. Trafik ve korna sesi yoktu. Daha ne kadar şaşırabiliriz diye düşünürken, karşımıza bir dörtyol çıktı. Yazının bu kısmını, Adanalı arkadaşlarım daha iyi anlayacaklar. Benim için dörtyol demek, kaos demek. Şaşkınlıktan, bir süre, annemle kenarda durduk. Tüm arabalar da, bizim durmamıza şaşırmış bir şekilde durdu, biz geçene kadar sabırla beklediler, biz karşıdan karşıya geçtik ve yolun karşısında bir süre daha durduk.

Telefonumu çıkardım, dörtyolun farklı açılardan fotoğrafını çektim ve Ömer'e gönderdim. "Ömer, burası bir dörtyol ve bil bakalım ne eksik?" sorusuyla birlikte. Doğru tahmin ettiniz, trafik ışığı. Sonra, Basel'de sadece ara sokaklarda, yayalar için trafik ışığı olduğunu, her koşulda geçiş üstünlüğünün hep yayalarda olduğunu, ana yollarda hiç trafik ışığı olmadığını öğrendik. Sonra, İstanbul'u o şekilde hayal ettim. Ruhum bir miktar daraldı.


Basel manastırını ve etrafını gezdik. Bahçesinde oturduk ve Ren nehrine yukarıdan baktık. Yokuş aşağı salındık sonra. Kendimize güzel bir sushici bulup yemek yedik. Basel, Euro kurunun 5'i geçtiği şu günlerde, geri kalan her yer gibi pahalı elbet, ama biz, çin mantısı, edamame, 2 porsiyon sushi ve 2 biraya 200 lira ödedik, İstanbul'da da aynı parayı öderdik, o yüzden çok pahalı gelmedi. Bira, İsviçre'nin lokal birasıydı. Çok güzeldi, tadı damağımızda kaldı. Yürümeye devam ettik. Kendimizi biraz şımartmak için şehirdeki Flying Tiger dükkanını bulduk ve yine çok saçma, ama bizi çok mutlu eden alışverişler yaptık (Avrupa'dan Türkiye'ye peçete taşıyan insanım).



Sonra, dondurma alıp, onu yiyerek 3 köprüden ortadakini geçip, nehrin karşı tarafında gezindik. Nehrin kenarında oturduk. Saatler boyunca pek az konuşmuştuk. Nehrin kenarında oturunca, annemle birbirimize baktık ve aynı anda, aynı kelimeler döküldü ağzımızdan. Şehrin psikolojimizi bozduğuna karar verdik. Bizim de bu kadar insanca, medenice, uygar ve demokratik bir şekilde yaşamayı hak ettiğimizden bahsettik. Basel'in benim için özeti bu oldu. Psikolojimi bozacak kadar medeni, sakin, yeşil, temiz ve güzel bir şehirdi.


Sonra bu noktada, toplum bilincini düşündüm. Japonya'da iliklerime kadar hissettiğim bir şey vardı. İnsanlar, kendilerini değil, karşısındakini düşünüyordu öncelikle, bu da kolektif bir bilinç oluşturuyordu. Herkes birbirine saygı duyuyordu ve bu da hem bir harmoni oluşturuyordu, hem de sizin, kendi çıkarlarınızı çok da gözetmeniz, hakkınızı körü körüne savunmanız gerekmiyordu, çünkü insanlar zaten size saygı duyuyorlardı.

Basel'de de hissettiğim tam olarak buydu. Bir de buna ne kadar hasret kaldığımı düşünüp durdum. Misal, aklıma, bir mağazada kasa sırası beklerken, hiç beklemeden önümüze geçen bir kadını uyardığımda, bana pişkince cevap verişi geldi aklıma. Ya da, Metroda yürüyen merdivenlerde solda beklerken, sağda beklemesini rica ettiğim bir kadının bana dönüp gülerek "Ya he he" demesi. Bir arkadaşım, "kamu spotu olacağım diye öleceksin bir gün" demişti, yaya yolunun ne anlama geldiğini sürücülere anlatmaya çalışırken ben. Bunların hepsinin, beni, günlük yaşantının içinde, çok fazla yoran ve sinirlendiren detaylar olduğunu yüzüme vurdu Basel.


Bunları düşünüp, annemle konuştuk ve sonra hostele dönmek için yürümeye başladık. Yine yolda gördüğümüz insanlar bize gülümsedi, içimiz huzurla doldu, şehre ve medeniyetine alıştık ve kendimizi o güzel akışın içinde bularak hostele döndük.

Hostel, eski bir fabrikanın içindeydi. Fabrika kapatıldıktan sonra, burada insanlar kendilerine, bıçak imal ettikleri, bira yaptıkları, organik tarımla uğraştıkları, yoga öğrendikleri stüdyolar açmışlar. Biracıyı zaten gözüme kestirmiştim. Hem barı, hem de bira imalathanesi olan kocaman bir yerdi ve anneme, oraya gitmeyi teklif ettim. Annem kabul etti ve inip mekana gittik. Mekanın sahibi, bize, biralarını kendilerinin burada ürettiklerinden, ancak bar kısmında da kendilerinin takıldıklarından ve sadece Çarşamba günleri dışarıdan misafir kabul ettiklerinden, ama istersek, etraftaki küçük marketlerde biralarından bulabileceğimizden bahsetti. Bu aşırı ticari olmayan yaklaşım hem biraz tuhaf, hem de güzel geldi ve yakınlarda bir bakkalda biralarından bulup, alıp, gelip hostelin bahçesinde içtik.


Hostelden bu kadar bahsetmişken, hosteli de buraya bırakıyorum. Biz çok memnun kaldık. Merkeze ve tren istasyonuna yakın, temiz, sessiz, sakin ve çok güzel bir lokasyonu olan, keyifli bir hosteldi. Gözüm kapalı tavsiye ediyorum. Bir de, benimle hostellerde kalan bir annem olduğu için, kendimi çok şanslı hissediyorum!

Basel'de geçirdiğimiz çok güzel bir gün ve akşamın sonrasında, ertesi gün uyandık, şehirde biraz yürüyüş yaptıktan sonra uçağımıza bindik ve İstanbul'a geri döndük. Daha havalimanından dışarıya adımımı atar atmaz, aslında arabaların geçiş yolu olmayan bir yolda (taksiler için ayrılan en sağ kısım) yaya yolundan son hız geçerken ayağımı neredeyse ezen bir arabaya, "Farkındaysanız burası yaya yolu" diye bağırdım ve cevabımı aldım: "Kocaman araba, görmüyor musun?"

Başkalarını daha çok gördüğümüz, başkalarına daha çok saygı gösterdiğimiz, çevremize karşı daha duyarlı olduğumuz günler dilerim. Bol bol seyahat ettiğimiz tabi bir de! :)

3 yorum

  1. Sonunda mühür gözlümün en azından bir yazısını okudum. Diğerlerini de okuyacağım.
    Facebook a kırk yılın başı girdiğimden olacak, biraz gecikti.
    Yazını okurken, aşağı yukarı ayni şeyleri zamanında yaşadığımı ve bazen bu denli “steril” yaşamak iyi mi acaba diye düşündüğümü hatırlamadan edemedim.
    Ama insan çabuk alışıyor ve sonra hoşuna da gidiyor.
    Kocaman bakan güzel gözlerinden öptüm...
    ����

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Canım <3 çok mutlu etti yorumun beni. Ben sanırım, o denli "steril" yaşamı çok seviyorum.

      Kocaman öperim!

      Sil