Bir Masalın İçinde: Colmar


Bazen, gereğinden fazla uzun süren ve aslında çok daha önce bitmesi gereken ilişkilerimizden geriye, aylar sonrasına alınmış uçak biletleri kalıyor. Benim bunu ilk tecrübe edişim ve ilişkiden bana kalan bir Stockholm seyahatine, annemi dahil edip de annemle birlikte ilk kez yurt dışına gidişim bundan 4 yıl öncesine denk geliyor. Biten her ilişkiyi, en çok böyle sebeplerden seviyorum ben. Çünkü hepsi, geri dönüp baktığımda, çok dolaylı yollardan olsa da, bana harika şeyler katmış oluyor ve sanırım, içlerinden en süperi de annemle seyahatin ne kadar keyifli ve annemin en sevdiğim yol arkadaşım olduğunu keşfetmem oldu. 

Geri dönüp baktığımda, birlikte ilk yurt dışı seyahatimizde, Stockholm sokaklarında kaybolup 8 saat yürüdüğümüz günlerden bugüne, seyahat konusunda ne kadar da olgunlaştığımızı, bir sürü macera biriktirdiğimizi görüyorum. Viyana'dan Münih'e gitmek isterken yanlış istasyona gidip, treni kaçırayazdığımızı, Amsterdam'da kaldığımız teknenin güvertesinde oturup ettiğimiz sohbetleri, Bratislava'da yaya yolu olmayan bir nehir köprüsünü yürüyüşümüzü ve hatta Moskova'da Nazım Hikmet'in mezarı başında, anneannemin ölüm haberini alışımızı bile ağzım kulaklarımda hatırlıyorum.



Bu yüzden, annemle seyahate dair her şeyi çok seviyorum. Nereye gideceğimize karar verme sürecinden planlama kısmına, Airbnb'de ev seçmekten, rota belirlemeye kadar her şey hep çok keyifli geçiyor. 2017'nin sonunda da, annemle, Kadıköy'de bir balıkçıda otururken, yine aynı soruyu sordum heyecanla: "Bu sene nereye gitmek istersin annem?" 

Garip kanallarda değişik programlar izleyenler kulübü başkanı annem, bir program izlediğini, o programda Fransa'da bir köyün 2017'nin en güzel köyü seçildiğini öğrendiğini ve o köye gitmek istediğini söyledi. Yaptığım araştırma sonucunda, bu köyün Alsace rotası üzerinde olduğunu öğrendim, anneme fotoğrafları gösterdim ve annem de evet ben buraya gitmek istiyorum dedikten sonra, kafamda hep aynı plan çalışıp durmaya başladı, olgunlaştı, ete kemiğe büründü ve biz de kendimizi bir Cumartesi sabahı erkenden, Basel uçağında bulduk. 


Alsace, Fransa'nın batısında, İsviçre sınırından başlayıp, kuzeye doğru ilerleyen bir bölge ve şarap rotası esasen. Mullhouse'dan başlayıp, Strasbourg'da sonlanıyor. Rotanın başkenti Colmar olarak kabul ediliyor ve yol üzerinde şarap bağları, ufak ufak tatlış köyler ve bu köylerin gotik şatoları var. Şarap bağlarında, aileler şarap üretiyorlar ve bölgenin ünlü üzümleri riesling, pinot gris, pinot blanc ve pinot noir. Ağırlıklı olarak beyaz şarap ve cremant (köpüklü beyaz şarap) üretiyorlar. 

Biz, 3 gece, 4 günlük bir seyahat planladığımız ve bol bol şarap içmeye gittiğimizden araba kiralamak istemediğimiz için, Basel'den Colmar'a trenle geçmeye, Colmar'da 2 gece konaklamaya (yaşasın Airbnb), Colmar'daki 2. günümüzde yürüyerek Eguisheim'e gitmeye ve sonrasında da 1 gün Basel'de vakit geçirmeye karar vermiştik başta. 


Ancak, planlama aşamasında, açıp da Colmar çevresindeki köylere her baktığımda, Eguisheim dışındaki köylere de içim gidiyordu ve her seferinde araba kiralama seçeneğini tekrar gözden geçiriyordum ve şarabın tatlı sarhoşluğu ağır bastığı için tekrar vazgeçiyordum. En sonunda, Colmar'daki günübirlik turları araştırmaya karar verdim ve harika bir tur buldum. 

L'Alsaciette, birlikte geçirdiğimiz harika günün sonrasında öğrendiğim üzere, Colmar'lı olan 2 beyaz yakalının, işlerini bırakıp, kurdukları bir tur şirketi. Biz tüm gün süren, şarap tadım turunu aldık ve üzerinden geçen 2 hafta sonrasında hala, sıcacık hissettiren bir gün yaşadık. 


Hitler, Colmar'a aşık olduğu için, 2. Dünya Savaşı sırasında, askerlerinden, her yeri yıkmalarını, ancak Colmar'a dokunmamalarını istemiş. Bu nedenle, hiç hasar almamış bir kasaba. Tüm kasabada harika evleri, Little Venice diye bilinen bir nehir kenarı kısmı, kasabanın ortasında bir sabit sebze / meyve pazarı, bir sürü küçük tatlı kafesi, çok tatlı mağazaları, harika pastaneleri, pazar günleri bit pazarı kurulan yemyeşil bir parkı olan, bir günde yürüyerek gezip bitirebileceğiniz, gezerken sıklıkla, bir evin ya da sokağın resmini çizen birine rastladığınız aşırı huzurlu ve güzel bir yer. 

Biz, Colmar'da, 1800'lerde yapılmış, bahçesi ve terası olan bir evin bir odasını Airbnb'den kiraladık ve çok memnun kaldık. Cumartesi günü tüm gün Colmar'ı gezdik. Yorulduğumuz her an, bir kafede oturup bir şeyler içtik, pastaneden sandviç alıp yiyerek gezindik ve akşam da, marketten alışveriş yapıp, kaldığımız evin terasında, bir şişe şarap eşliğinde, harika bir akşam yemeği yedik. Eğer götürmek üzere peynir ve şarap alacaksanız, markette de yöresel peynirler ve şaraplar var ve Colmar'daki mağazalardan daha ucuza alabiliyorsunuz. Biz peyniri marketten, şarapları ise, tadıma gittiğimiz şarap üreticilerinden almayı tercih ettik. 


Ertesi gün kalkıp, tura başlamak üzere, Agnes ile buluştuk. 38 yaşında, eski bir bankacı olarak, özendiğim hayatı yaşayan Agnes, şanslı olduğumuzu ve turun private olacağını söyleyince iyice keyiflendik ve turun ilk adımı olarak Colmar'da harika bir kahvaltı yapıp, yola çıkıp, en çok merak ettiğimiz köy olan Eguisheim'a gittik.

Eguisheim, hemen yukarıdaki fotoğraftaki eviyle ünlü. Alsace, tarih boyunca, Almanlarla Fransızlar arasında gidip gelen bir bölge ve orta çağda, köyleri korumak için, her köyün etrafı duvarlarla çevrili ve her köyün bir şatosu var. Bu ev de, köyün duvarının kenarında kaldığı için böyle incecik bir evmiş ve zaman içinde köyün sembolü haline gelmiş. 


Eguisheim'ı gezdikten sonra, buradaki bağımsız bir şarap üreticisi olan Bruno Hertz'in mahzenine gittik. Biz şarapları tadar, dünyanın en eski şarabını elimizde heyecanla tutar, Strasbourg'daki bir hastanenin bölgenin en büyük şarap üreticilerinden olduğunu hayretle dinlerken, Agnes bize yakındaki bir fırından Flammenküche yaptırıp getirdi. Beyaz şarabı çok sevmeyen ve daha önce cremant içmeyen ben, tadım adı altında, kadeh kadeh şarap içiverdim. 


Sonra, daha fazla şarapla birlikte öğlen yemeğimizi yemek üzere, Katzenhal'da harika bir restorana gittik. Çok aç hissetmememize rağmen, tabaklarımızdaki tüm yemekleri silip süpürüp, restoranın bahçesinde şarap içip, şarabın da etkisiyle, kendimizi bir rüyada hissettiğimizden konuşup, kocaman gülümsemelerimizle yolumuza devam ettik. 

Aslında, turda olmamasına rağmen, tur rehberimiz Agnes'e Colmar'a gelme sebebimizi anlattığımızda, Agnes'in, annemin izlediği programı bilmesi ve annemin bahsettiği köyün de Kaysersberg olduğunu söylemesiyle, yolumuzu oraya çevirdik ve Kaysersberg'e gittik. Şansımıza, köyde, yılda bir kere olan bir festival vardı ve köydeki herkes, korsan kılığına girmiş bir şekilde sokaklarda dolaşıyor, içiyor, eğleniyor, birbiriyle dövüşüyordu. Günümüzün daha ne kadar masalsı olabileceğini hayal edemediğim bir anda, kendimi, gerçekten bir masalın içinde hissettim ve o an kafamı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, beni kalp şeklinde, kocaman bir bulut karşıladı. 


Fotoğraf çekmek istediğimiz fantastik kostümlü insanların hepsi bize aşırı tatlı yaklaştı, bir yandan şarap, çok güzel hissettiriyordu, Agnes, bize tek tek, evlerdeki çarpı işaretlerinin ne işe yaradığını, pencerelere oyulan kalplerin ve karoların ne anlama geldiğini, Colmar'da insanların cadıları neden çok sevdiğini anlatıyordu ve annem, heyecanla şunu söyledi: "Birisi beni uyandıracak ve rüya görüyordun diyecek diye çok korkuyorum!"


Kaysersberg'de dolandıktan, bu harika köyün neden 2017'nin en güzel köyü seçildiğini anladıktan, insanların coşkusuna ağzımız kulaklarımızda ve şaşkınlıkla tanık olduktan, anneme çok güzel bir yusufçuk kolyesi aldıktan ve köyü yürüyerek bitirdikten sonra, Agnes bizi, Colmar bölgesindeki en sevdiği ve turistik olmayan, küçük bir köye götürmeyi teklif etti. 


Kintzheim, kedi diyarı demekmiş ve Colmar bölgesindeki köyler içinde, köyün etrafındaki duvarları yıkılmayan, duvarların arkasında, köylülerin tarım yaptığı, yöredeki zenginlerin hala, senede bir kere, bu bölgedeki en güzel şarapları içip sohbet etmek için bir araya geldikleri, turistlerin pek uğramadığı, arkasında şarap bağlarının yemyeşil uzandığı, sakin, huzurlu ve harika bir köydü. 


Sonrasında şarap bağlarını gezdik. Tepeye çıktık. Sonra o tepeden aşağı doğru salındık. Agnes'ten, Fransadaki tüm asmaların, bir salgından etkilendiğini ve tüm toprağın değiştiğini dinledik ve rotamızı Ribeauville ve sonrasında şarap tadımı yapmak için Riquewihr'e çevirdik. 


Tepesinde, 3 şato olan Ribeauville'yi gezdikten sonra, Riquewihr'e girdiğimizde, Agnes, bira sevip sevmediğimizi sordu ve bizi şarap tadımından önce, bira üretimi yapan, adı da şarap bağları arasındaki bira fabrikası anlamına gelen Brasserie du Vignoble'ye getirdi. Biraları da, şarapları kadar güzelmiş dedim Alsace'ın, şarap bağlarına bakarak biramı yudumlarken. Sonra da, bölgedeki en zengin insanların yaşadığı, bu yüzden de evlerindeki çarpıların bu zenginliği simgelercesine biraz daha değişik olduğu Riquewihr'i gezmeye koyulduk. 


Riquewihr'i gezdikten sonra, burada, 1574'ten bu yana şarap üreten ve Alsace bölgesinin en çok şarap satan ailesi olmasına rağmen şirketleşmeyen Dopff'un mahzenine gittik ve ailenin 13. nesil üyesi bize harika peynirler eşliğinde şarap tadımı yaptırdı. Yine kadeh kadeh şarap içtik ve sarhoş bir şekilde Colmar'a dönüp, Little Venice'in kenarında harika bir tatlı yiyip, evimize döndük ve erkenden uyuduk. 

Ertesi sabah, favori pastanemizden sandviç alıp, bir çeşme başında, kendimizi artık turist hissetmeyerek ve turistlerin fotoğrafımızı çekmesine aldırmayarak, çantamızdan çıkardığımız acı biber ve karton bardaktaki çaylarımız eşliğinde kahvaltı yapıp, trene binip Basel'e gittik. 


Upuzun bir yazı oldu, ancak kısaca özetlemem gerekirse, Alsace'ın Colmar bölgesi gerçekten de, insana kendini çok mutlu ve çok huzurlu hissettiren, harika şarapları ve insanları olan, tatlış köylere sahip, o güzel şarapları eşliğinde gezinmesi ve dönüşte bavula bol bol şarap atılıp eve dönülesi, Euro'yu 5 ile çarpmamıza rağmen çok pahalı ve bunaltacak kadar turistik olmayan, özellikle eğer şarap seviyorsanız ve orta çağ avrupası ilginizi çekiyorsa kesinlikle gidilesi bir yer.  

Bir sonraki yazımda, Basel'i ve bana hissettirdiklerini yazmayı hedefliyorum. O zamana kadar, bolca keşifli, huzurlu günler dilerim!

3 yorum

  1. Yazılarının hepsini bir çırpıda ve heyecanla okuyorum. Sanırım seninde en çok sevdiğin yer burası olmuş. Sanki orda yine sizinle dolaşıp kadeh kadeh şarapları içip hatta acı biberi unutmamalıyım🤗 korsanlı festivalde gezdim diyebilirim. Canımcım harikasın hatta pardon muhteşemsin❤️😍😘💖Devamını dörtgözle 🤓 bekliyorum😘

    YanıtlaSil
  2. yazinizi gezdiginiz yerde yasayadigim halde dikkatlice ve keyifle okudum.

    YanıtlaSil