Son Dönem Okuduklarımız: Nermin Yıldırım ve Ufak Bir Sürpriz


5 kitap seçip, eş zamanlı okuyup, Sevgican’ın blog sayfasında birlikte yorum yapma fikri öncesinde, yani 9 Nisan sabahı işe geldim, Pazartesi iş yeri rutinlerinden sonra sosyal medya bildirimlerine baktım, birinin kardeşimin yeni yazısı olduğunu gördüm ve heyecanla yazıyı okudum. İçerisinde bir sürü ben vardı ama bunun yanı sıra son iki haftada ortak okuduğumuz kitaplar hakkında yorumlarını da içeriyordu yazı ve sanki yazdıklarını değil, iç sesimi okuyordum. Mesaj attım hemen; “Y’yi sevmene çok sevindim, aynı şeyleri düşünmüşüz”. 

Sonra blog sayfasında konuk yazar olma teklifi geldi kardeşimden ve bir iki çekincemin ardından aynı anda yazılan “aynı kitapları ikimiz eş zamanlı okuyup yorumlayabiliriz” fikri takip etti teklifi ve kalp kalp kalp. ‘Senin gibi güzel yazamam’larıma karşı kardeşimin ‘neden yazmayasın’ları galip geldi ve e-posta adresimde 28 tane kitabın linkini bulmam bir oldu. İçerisinden 8 kitaba indirgedim listeyi, ama 5 kitap 5 yorum demiştik ve birlikte yarım saat süren uzlaşma mesajlarıyla 5’e düşürdük sonunda kitap sayısını hatta bir Türk kadın yazar ekleyip listeye, yabancı bir yazarı da çıkarttık listeden ve buradayız şimdi; 5 tane eşzamanlı okunan kitapla, yorumlarımızla… Bakalım iki kardeş ne anlamış, ne hissetmiş, ne düşünmüş aynı şeyleri okurken?
-Gülcan-

Medeni Bir Sakinlik: Basel


"Belki de sabahları bir saat yürümek ve Beşinci Senfoni'yi dinlemek için gelmişizdir dünyaya..." der Çetin Altan, yıllar önce yazdığı bir yazısında. Kelimelere dökemem, ancak kendimi, herhangi bir sebeple, ne zaman bir Avrupa şehrinde bulsam, hep içimden bu cümleyi tekrarlarım. Avrupa'nın bende yarattığı hissiyatı, Çetin Altan, bir cümleyle özetlemiş gibi gelir bana. Ve bu hissiyat içinde, bir sürü keşke barınır aslında. Yaşadığım coğrafyadan birazcık uzaktaki, bambaşka hayatı görür ve iç geçiririm.

Hayır Avrupa övmeyeceğim, ya da evet, sanırım biraz Avrupa öveceğim bu yazımda. İşin içine siyaset karıştırmadan, tarihe çok değinmeden, sadece bendeki hissiyat üzerinden, sokaklardaki sakinlik ve medeniyet üzerinden giderek. O yüzden, öncekiler gibi, tam bir turist yazısı olmayacak bu yazı. Bu sefer gezip gördüklerimi değil de, hissettiklerimi yazmak istedim çünkü.

Bir Masalın İçinde: Colmar


Bazen, gereğinden fazla uzun süren ve aslında çok daha önce bitmesi gereken ilişkilerimizden geriye, aylar sonrasına alınmış uçak biletleri kalıyor. Benim bunu ilk tecrübe edişim ve ilişkiden bana kalan bir Stockholm seyahatine, annemi dahil edip de annemle birlikte ilk kez yurt dışına gidişim bundan 4 yıl öncesine denk geliyor. Biten her ilişkiyi, en çok böyle sebeplerden seviyorum ben. Çünkü hepsi, geri dönüp baktığımda, çok dolaylı yollardan olsa da, bana harika şeyler katmış oluyor ve sanırım, içlerinden en süperi de annemle seyahatin ne kadar keyifli ve annemin en sevdiğim yol arkadaşım olduğunu keşfetmem oldu. 

Geri dönüp baktığımda, birlikte ilk yurt dışı seyahatimizde, Stockholm sokaklarında kaybolup 8 saat yürüdüğümüz günlerden bugüne, seyahat konusunda ne kadar da olgunlaştığımızı, bir sürü macera biriktirdiğimizi görüyorum. Viyana'dan Münih'e gitmek isterken yanlış istasyona gidip, treni kaçırayazdığımızı, Amsterdam'da kaldığımız teknenin güvertesinde oturup ettiğimiz sohbetleri, Bratislava'da yaya yolu olmayan bir nehir köprüsünü yürüyüşümüzü ve hatta Moskova'da Nazım Hikmet'in mezarı başında, anneannemin ölüm haberini alışımızı bile ağzım kulaklarımda hatırlıyorum.