Son Dönem Okuduklarım: Hakan Bıçakçı ve Diğerleri


Ait olmak ya da ait hissetmenin garip kavramlar olduğu üzerine konuştum ve düşündüm bu sabah. Annemin deri ceketini verdiğimden, çok sevdiğim bir çaydanlığı birine hediye etmekten, kendimi bir şehre ya da zaman dilimine ait hissetmek duygusunun bana garip gelmesinden bahsettim ve sonra da ekledim. İstanbul'da geçirdiğim 10 yılda, 9. ev bu oturduğum. 

Daha kısa bir şekilde ifade etmem gerekirse, yine taşındım. Çok kısa sürede yerleştiğim, Ömer'in yaşadığı yeri güzelleştirme hızı sayesinde kendimi evimde hissettiğim, çok güzel bir eve. Bundan bahsediyorum, çünkü bir süredir yazmıyor olmamın birkaç sebebinden ilki buydu. 

İkincisi pek tabi biraz üşenmem. Aslında, Cluj hakkında yazacağım gidip de döndüğümden beri, ama fotoğrafları analog makineyle çektim, onları hala tab ettiremedim, haliyle fotoğrafsız yazı yazamadım. Erteledikçe erteledim. 

Ama ilk iki sebepten daha da önemli bir sebebim oldu. Mart ayında Hakan Bıçakçı'nın "Kurmaca Yazarlık Atölyesi"ne başladım. Bir aydır her perşembe akşamı, bir sürü kavram ve yazmak üzerine 2 saat öğrenip, konuşup, sonra da yazmaktan çok yazmak üzerine düşündüğüm zamanlara geçiş yaptım ve bu da yazmama güzel bir engel oldu. Atölye hala, çok keyif aldığım bir şekilde devam ediyor olsa da, bu sırada okuduklarım da birikti ve yine bir son dönem okuduklarımla karşınızdayım ve başlıyorum: 


1- Uyku Sersemi - Hakan Bıçakçı (4/5)


Hakan Bıçakçı'nın daha önce 2 romanı ve 1 öykü kitabını okumuş, çok sevmiştim. Atölye başlamadan önce de, okumadığım kitaplarını da okumak isteyip, 2 kitabını daha aldım. Bunlardan ilk okuduğum Uyku Sersemi oldu. Kitap, İstanbul rehberi yazmak isteyen bir adamın ve güzelim şehri koca bir şantiyeye çeviren kentsel dönüşümün üzücü hikayesi. 

Ben, çok güzel başlayan bu kitabı hiç bitmesin isteyerek okurken, sonlara doğru artık bitsin isteyerek okudum. Böyle ifade edince, bu kötü bir şeymiş gibi geliyor kulağa, ancak bunun sebebi, kitabın kötü olmasıyla alakalı değil kesinlikle. Kitap o kadar güzel bir şekilde bunaltıp iç karartıyor ki, yazarın istediği biraz da bu diye düşünüyor insan okurken. İstanbul'da yaşayan ve bu şehri her şeye rağmen çok seven bir insan olarak, gerçekten çok içimden gelerek, çok üzüldüğüm bir kitap oldu bu. 

2- Apartman Boşluğu - Hakan Bıçakçı (4/5)


Hakan Bıçakçı'nın üst üste okuduğum 2. kitabı da, Apartman Boşluğu oldu. Yazarın, okuduklarım arasında en güzel kitabının bu olduğunu düşündüm bitirdiğimde. Kitap, işinden ayrılan, gündüz beyaz yakalı, gece bir rock barda coverlar yapan bir grubun solisti bir adamın, kendi bestelerini yapmak istemesi ile ilgili. Daha rahat beste yapabilmek için, daha sessiz bir eve taşınan karakterin, evdeki apartman boşluğunda bulduğu bir kasetteki bestelere, kendi bestesi gibi sahip çıkması çerçevesinde yaşadıklarını anlatıyor. 

Hakan Bıçakçı'nın tarzını, kitaplarındaki olay örgüsünü, karakterleri, rüya ile gerçek arasındaki geçişleri, delilik ile normalliğin arasına bıraktığı o ince çizgiyi üst üste okuduğum iki romanında da çok sevdim ve bu da, yine çok keyifle okuduğum bir roman oldu. 

3- Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam - Joshua Ferris (2/5)


Ferris, merak ettiğim ve okumak istediğim bir yazardı. Okumaya bu kitapla başladım. Belki de hata ettim bilmiyorum, çünkü okurken çok sıkıldığım ve zorlanarak bitirdiğim bir kitap oldu. Haliyle de diğer kitaplarını okuma hevesim de uçup gitti. 

Kitap, çağın dışında, ateist bir diş hekimi hakkında. Diş hekimimiz, çağdaş hayatın bir parçası olan sosyal medyayı yok sayan bir anti kahraman diyebiliriz. Bir gün, birileri, onun yerine bir web sayfası oluşturuyor ve olaylar gelişiyor. Aslında ilk 100 sayfası okunabilir olan bu roman, özellikle ortasından itibaren, dini referans dolu. Bu da benim ilgimi pek de çekmeyen bir konu olduğu için, sıkıldım, ilgim dağıldı ve kitabı zor bitirdim. Keyifsiz, ben neden okudum dediğim bir kitap olarak kitaplığımda yerini aldı. 

Bir sözüm de, Siren Yayınları'na. Seçtikleri kitapları, yazarları çok seviyor ve yayın evini ilgiyle takip ediyorum, ancak kitapların baskı kalitesi gerçekten de çok kötü. Okuduğum, Siren Yayınları'nın bastığı her kitap, o kadar kalitesiz bir baskı oluyor ki, ne kadar dikkat etsem de, okurken kitabın dağılmasından, yırtılmasından korkuyorum. 

4- Hadi, Yarın Görüşürüz - William Maxwell (2/5)


Kitabı çok merak ediyordum. Çok da övgü ile söz edilen bir kitaptı. Kitap, çocukluğundan hatırladığı bir olayı, kendisi tekrar kurgulayan bir kahramanın ağzından yazılan bir üst kurmaca. Alışılmışın dışında bir okuma tecrübesi diyebilirim, ancak alışılmışın dışında olan her şeyin güzel olamayacağının da bir örneği bence. 

Kitabı beğenmediğim için taşa dönmekten korkarak söyleyeceğim -kitap gerçekten çok beğenilmiş çünkü- ben kitabı hiç sevmedim. Çok sıkıldım. Bu incecik kitabı okumam çok zorlaştı. Karakterler birbirine girdi ve durmadan kim kimdi diye başa dönüp bakmam gerekti. Kitap bence çok dağınık ve sonunda da toparlanmamış bir haldeydi ve bitsin isteyerek okudum ne yazık ki. 

Bu arada, eleştirimi yapmışken, övgümü de esirgemeyeyim. Jaguar yayınlarının baskı kalitesi ve kapak seçimleri, son dönemde en sevdiklerimden. 

5- Güzel Bir Kız - Joyce Carol Oates (2/5)


Sevdiğim yazarların, hiç sevemediğim kitapları beni daha çok üzüyor. Bu da o kitaplardan biriydi. 16 yaşında, bebek bakıcılığı yapan bir genç kız ile, kıçının kılları kadayıf olmuş, 70'lerinde zengin bir adamın arasındaki garip ilişkiyi anlatıyor. Buna aşk diyemeyeceğim. Garip ilişkileri sevmiyorum. Saygı duyamıyorum. Hikayeyle bağ kuramıyorum. 

Karakterlerin ikisini de hiç sevemedim. Genç kızın para hırsını, arızalarını anlamlandıramadım. Yaşlı adamınsa takıntılarını, o kadar varlık içinde geçen entelektüel seviyesi bu denli yüksek bir hayatın içinde geçen 70 yılın sonrasında hala, basit güzelliği bu kadar etkileyici bulmasını anlayamadım. 

Etkilenmediğim, derinliği olmayan, öylesine okuduğum bir kitap oldu. Neyse ki dili akıcıydı ve çabuk okunuyordu da, hızlıca bitiriverdim. 

6- Kimdir Bu Mitat Karaman? - Doğu Yücel (4/5)


Üst üste okuduğum keyifsiz kitaplardan sonra ablam imdadıma kitap önerisiyle yetişti ve o övünce, Doğu Yücel'in son kitabını elime alıp okumaya başladım. İnsanın ablasının olması pek çok yönden süper bir şey zaten, ama ben bir de, sahip olduğum edebiyat, müzik, sinema zevkinin büyük bir kısmını ablama borçluyum ve bu daha da süper bir şey bence. Kitabı okuduktan sonra bunun için bir kere daha mutlu hissettim. 

Kitaba dönecek olursak, sıradan bir hayat yaşayan, sıradan bir adam olan Mitat Karaman'ın, birden bire değişen ve hareketlenen hayatını anlatıyor kitap. Oturduğu apartmanda üst üste işlenen cinayetlerle kendini kaybetmek üzere olan bir adamın hikayesi. Çok başarılı bir kara komedi. 

Çok güzel, çok keyifli ve bir çırpıda okuduğum bir kitap oldu Kimdir bu Mitat Karaman?. Kurgusu ve olay örgüsü yerli yerindeydi. Heyecanlı olay örgüsü, bana bir yandan da hem aile hem de yalnızlık kavramlarını sorgulattı ve çok severek okudum. 

7- Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura - Ayfer Tunç (2/5)


Her şeyden önce sormak istediğim bir soru var. Can Yayınları, böyle kötü bir kitap kapağı ile ne yapmak, nereye varmak istemektedir? Ayfer Tunç, böylesi bir kapağı nasıl kabul etmiş? Gerçekten, yazarı çok sevmesem, ya da okumasam daha önce, sırf şu kapak seçimi yüzünden, kitabı almaktan ve okumaktan vazgeçerim. 

Kapağı bir kenara bırakacak olursam da, kitabı hiç ama hiç sevmedim. Ayfer Tunç, dilini çok sevdiğim, kalemini çok güçlü bulduğum ve çok keyifle okuduğum bir yazar. Bu da diğer kitapları gibi heyecanla beklediğim, okumaya can attığım bir kitaptı. Genetik ve ölümcül bir hastalığı olan bir adamın, New York'ta yolunun kesiştiği bir kadınla hikayesini anlatıyor. Kitap iki bölümden oluşuyor. Yazı ve Tura. Yazı'da adamın ağzından, Tura'da kadının ağzından dinliyoruz hikayelerini. Aslında, iki bölüm iç içe. Yazı bölümleri 1-3-5 diye ilerliyor, Tura bölümleri ise 2-4-6 şeklinde. Yani kitabı, iki türlü okumak mümkün. Önce Yazı - sonra Tura'yı okuyabileceğiniz gibi, 1-2-3-4-5-... şeklinde de gidebilirsiniz. Ben 2. türlüsü zor olacağı için, numerik olarak okudum. Diğer türlü okusaydım da fikrim değişmezdi. 

Kitaba dair sevdiğim şeyler sadece, yazarın dili, kitapta geçen şarkılar, filmler ve göndermelerdi. Hikayeyi hiç sevemedim. Karakterlere hiç ısınamadım. Çünkü ben, bu kadar ayarsız acıyı hiç sevmiyorum. Sevemiyorum. Hayatın, her şeye rağmen, güzel, mutlu, tatlı anları var çünkü bence, ama 400 küsür sayfada bunlardan bir tane bile yoktu. İçimde bir şeyler, rahatsız edici bir şekilde burkulup durdu ben kitabı okuyayım diye kıvranırken. Üstelik bana hiç dokunmadan, gerçekçi gelmeden oldu bu. O yüzden, derin bir nefes aldım kitap bitince ve derin bir oh! çekiverdim. 

8- Y - Cem Akaş (5/5)


 Cem Akaş, çok uzun süredir en sevdiğim yazarlardan biri. Tüm kitaplarını okuduğum, kitaplığımda yeri çok özel bir insan. 7'yi okuduğumda lisedeydim ve çok etkilenmiştim. Her kitabını da elime, heyecanla aldım bugüne kadar. Buna rağmen, pek çok yazarı birden takip edeyim derken, Y'nin çıkışını kaçırmıştım ki, haberi ablam verdi. Ben de hemen kitabı aldım ve Ayfer Tunç'tan sonra okumaya başladım. 

Bir ütopya Y. Dünyadan Y kromozomunun silinmesi ve sonrasında da erkeklerin yok olup gitmesiyle (bir kısmı soykırıma uğruyor), sadece kadınların yaşadığı bir dünyada geçiyor. Bu dünyada, birlikte yaşayan iki kadının evine bir bebek bırakılıyor bir sabah. Constantine bir erkek bebek ve kitap da onun hikayesini anlatıyor. 

Başlamamla bitirmem arasında, birkaç saat olan bu kitap, 3 bölümden oluşuyor. Kitabın ilk kısmı, Constantine'in annelerinden birinin ağzından anlatılıyor, ama ütopya / distopyalarda pek rastlamadığımız bir biçimde, ben anlatıcı şeklinde. 

Sonra birden, Constantine anlatıcı oluyor ve 1. bölümde kurduğumuz özdeşlik 2. bölümde kırılıyor. Hikayenin içine tam girmişken yazar birden bire sen anlatıcıya dönüyor ve kitabın hızı da aniden artıyor. Sen anlatıcı, edebiyatta nadir gördüğümüz, biraz da zor bir anlatıcı tipi, ama Cem Akaş, çok ustaca kotarmış bu bölümü. 3. bölümde ise, Constantine ile yapılan kısa bir röportajı okuyoruz. 

Ben kitabı çok sevdim ve çok etkilendim. Konunun kendisinden, dilinden, işleniş biçiminden, göndermelerinden, hikayenin geçtiği yerlerden ve karakterlerden. Bir de Cem Akaş'ın, yarattığı kadınlar dünyasına kattığı erkek bakış açısından. Ve bitirdiğimde, Cem Akaş iyi ki var dedim. Yine yazsın. Hep yazsın!

Benim son dönemde okuduğum kitaplar bunlardı. Okurken bir yandan da, Aralık ayından bu yana aldığım kitapları gözden geçirdim. Çünkü birden bir aydınlanma yaşadım ve son dönemde çok kitap aldığımı fark ettim. Ocak ayından bu yana, çok ve keyifle okuyorum, 2018 hedefim, daha çok okumaktı ve 29. kitabımı bitirdim, ancak çok daha büyük bir hızla almışım. Onu fark ettim. Daha aldığım ve henüz okumadığım 28 kitabım varmış. Sayınca şaşırdım ve kendime kızdım. 

Sanıyorum, kitapları alırken, kitapları okuyacak zamanı da aldığımızı düşündüğümüz için bu kadar kitap alıyoruz. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Onu merak ettim bir de. 

Keyifle okuduğumuz günler dilerim. 

Hiç yorum yok