Yaşasın Hipsterlık: Berlin


Bundan 3 yıl önce, pek çok insan gibi ben de şehri gezmek, gerçek hipsterlık nedir görmek, güzel plaklar almak ve çılgın geceleri sabaha bağlamak için Berlin'e gitmeyi çok istiyordum. Bir şeyi, özellikle de bir yere gitmeyi çok istersem, bir şekilde oldurduğum için, futbol konuşan erkeklerle dolu bir evde, akşamın bir vakti ucuz bilet bulmuş, sonrasında da ucuz bir hostele rezervasyon yaptırmış ve kendimi aşırı soğuk bir günde, Berlin'de bulmuştum. 




Berlin'e ilk gidişim böyle olmuştu. Hemen bu noktada, bir konaklama önerisi olarak, 3 Little Pigs Hostel'i ve hostelden bir fotoğrafı buraya bırakıyorum. Hostel, eski bir manastır aslında. Temiz, konforlu, güvenli ve şehrin orta yerinde. İlk kez gidecekler ve uygun fiyatlı bir konaklama isteyenler için, gözüm kapalı önerebileceğim bir yer. 

Hiçbir plan ve fikrim yoktu Berlin hakkında. Tüm gün, şehirde yürüyüp, metroya binip bilmediğim duraklarda inip, gezinip, rastgele plak dükkanlarına girip plak alıp, gözüme kestirdiğim güzel kafelerde kahve içip ve biraz ısınıp, Checkpoint Charlie'ye, Alexandrplatz'a, gittiğim plak dükkanlarından birinde tesadüfen tanıştığım ve David Bowie'nin yakın arkadaşı olduğunu söyleyen bir adamla David Bowie'nin Berlin'deki evine, son olarak da Brandenburg Kapısı'na gittiğim ve tüm bunları yapmak için gün içinde 30 km yürüdüğüm bir günün sonunda, hosteldeki oda arkadaşlarımla Berghain'e gidip saatlerce sıra bekleyip, şanslıysak içeri girip sabaha kadar dans etmeyi planlamış, ama çok yorgun olduğum için, onlar hazırlanırken uyuyakalmıştım. 


Ertesi gün, Mauerpark'ta pazar günleri kurulan flea marketi gezip, çok güzel plakları çok ucuza alıp, harika ganimetlerle eve geri dönmüştüm. 

Berlin'e ilk gidişimde, hem Berlin'den hiçbir şey anlamamış, hem de Berlin'de aşırı büyülenmiştim. Şehre kaos hakimdi, İstanbul'a çok benziyordu, hatta İstanbul'un upgrade edilmiş versiyonu gibiydi ve sonra anladım ki, aslında Berlin, tam da ilk gittiğimde hissettiğim şehirdi. Hem hiçbir şey anlatmayan, hem de aşırı büyüleyen bir yer! 


Şanslıydım, çünkü Berlin'e ilk gidişimin üzerinden bir yıl geçmeden, kardeşim Berlin'de iş buldu ve oraya yerleşti. Sonra ben de, beni garip bir şekilde içine çeken bu şehre, farklı zamanlarda, farklı mevsimlerde, 5 kere daha gitme şansı buldum. 

Son gidişimde, Berlin'deyken ve döndükten sonra, Instagram'dan ve çevremdeki insanlardan hep aynı istek geldi. Blogda Berlin'i yazar mısın? -Sanırım bu cümleyi de yazdığıma göre artık tam bir blogger oldum- 


İşin kötü yanı şu ki, 6 kez gittiğim bu şehirle ilgili ne yazabileceğimi bir süre düşündükten sonra, Berlin'le ilgili his ve deneyimlerimi kelimelere dökmek konusunda, pek başarılı olamayacağımı fark ettim. Çünkü, yaptıklarım ve yaşadıklarım, fazlasıyla kişiye özel ve anlatması zor şeyler gibi geldi. Böyle söyleyince, işin içine çok gizemli bir hava kattığımın farkındayım, ama işin aslı öyle değil. 

Sadece, söz konusu Berlin olunca, aşırı keyif aldığım şeylerin, şehrin tarihi dokusu ve öneminden ve mekanlarından bağımsız olarak, ruhuyla alakalı olduğunu fark ettim. East side gallery'de gördüğüm, pek de popüler olmayan bir graffittiyle, Kreuzberg'de sokağa bırakılan bir kanepeye uzandığım bir anla, sabaha kadar sarhoş bir şekilde dans ettiğim, adını asla hatırlamadığım bir clubdan, gün aydınlanırken eve dönerken çıktığım anla, bir binadaki muralla, şehirdeki bana benzeyen bir sürü insanla, en sevdiğim insanı içinde barındırmasıyla, aynı kitabı okuduğumuz bir Afrikalı ile ettiğim sohbetle alakalı bir şeyler. 


Yine de, birkaç tavsiyede bulunacak kadar şehirde zaman geçirdiğimi düşünüyorum. Bu yüzden, bu pazar akşamı bilgisayar başına oturdum ve en azından deneyebilirim dedim. 

Hazırsanız başlıyorum: 

1- Tarihi Yerler


Berlin'de gördüklerim arasında beni en çok etkileyen kesinlikle East Side Gallery oldu. Çok soğuk bir Kasım akşamında, yağmur yağarken, duvarın kenarında gezinmek, graffittileri incelemek, fotoğraflarını çekmek, yazılan yazıları okumak, o dönemi, insanları, yaşadıklarını düşünmek, gerçekten de büyüleyiciydi. Bu yüzden, Berlin'e gidecekseniz, East Side Gallery'i kesinlikle ilk sıraya almalısınız diye düşünüyorum. Diğer tüm yapılacaklardan da önceye. 

2- Plak Dükkanları


Berlin, plak konusunda bir cennet. Her gittiğim şehirde, yapmayı en çok sevdiğim şey, plakçı gezmek, sevdiğim ya da Ömer'in sevdiği plakları aramak, dükkanın sahibi ya da çalışanlarıyla sohbet etmek, plakların arasında kaybolmak var. Bugüne kadar, beni bu konuda en çok mutlu eden yer hep Berlin oldu. Çünkü hipsterlık. Sadece plak değil, aynı zamanda bir hipster cenneti olan Berlin'de sektör öyle gelişmiş durumda ki, dükkanlar janralara göre ayrılıyorlar. Ben, ilk başlarda rastgele dükkanlara girsem de, Berlin'e bir gidişimi tamamen plak dükkanı gezmeye adayıp, aldığım notlara göre gezdim ve inanılmaz keyifliydi. 

Siz de eğer, güzel plaklar arıyorsanız pek çok otorite tarafından dünyanın en iyi plak dükkanlarından sayılan Hard Wax'a (89'da açılan bu plak dükkanının ana janrası dans müziği, ama farklı türlerden de plaklar bulmak mümkün.), ucuz 2. el plaklar için Platten Pedro'ya ve Galactic Supermarket Records'a, jazz için Jazz Dreams'e mutlaka gitmelisiniz. 

3- Bir Hipster Cenneti Olarak Görlitzer Park


Eğer mevsimlerden bahar ya da yazsa, şanslıysanız ve Berlin'de nadiren görülen güneşi yakaladıysanız, gezmeye ara verip, gününüzün bir kısmını Görlitzer Park'ta geçirebilirsiniz. Park aslında, sadece hipsterlar değil, torbacıların da uğrak mekanı ve biraz Amsterdam havası mevcut parkta, ama yine de, orada olmak, o havayı solumak, çimlere uzanmak ve biraz dinlenmek için öyle güzel ki. Benim, şehirde en sevdiğim yerlerden biri olmuştu Görlitzer park, bir eylül öğleden sonrası gittiğimde. Huzurlu ve sakin hissetmiş, zamanı yavaşlatmış, daha da mutlu olmuştum. 

4 - Çok Güzel Bir Kafe: Cafe Ohne Titel


Aslında, Berlin'de elinizi sallasanız, Moda'da ya da Karaköy'deki kafelerin bolca esinlendiği, harika bir kafeye çarparsınız, ancak, bu kafelerin içinde bir tanesi, benim gerçekten de bayıldığım, hem kahveleri hem kendileri yaptıkları tüm yiyecekleri mükemmelden öte olan, çok tatlış bir mekan. Kahvaltı için yaptıkları kişler, un kullanmadan hazırladıkları tartlar ve kekler, kahveleri, kafedeki o harika koltuk ve tüm dekorasyon detaylarıyla, Cafe Ohne Titel, benim Berlin'de kesinlikle önerebileceğim bir mekan. 

5- Gördüğüm En Güzel Flea Market: Mauerpark


Berlin'deyseniz ve günlerden pazarsa, kesinlikle yapmanız gereken, Mauerpark'ta kurulan Flea Market'a gitmek. Çünkü burası, tanesi 1 euroya harika porselen tabaklar bulabileceğiniz, 3 tanesi 5 euroya gayet iyi durumda plaklar alabileceğiniz, çok güzel 2. el kıyafetlere rastlayabileceğiniz, yorulduğunuzda, parktaki sokak sanatçılarının konserlerini dinleyerek bira içebileceğiniz cennetten bir köşe bence. 

6- Biraz Lüks: KaDeWe


Herhangi bir yazımda, ya da hayatımın bir kısmında, AVM övdüğüme inanamasam da, KaDeWe eger Doğu Berlin'den ve hipsterlıktan sıkıldıysanız, vakit geçirebileceğiniz harika bir yer. Çok katlı bu alışveriş merkezinin tüm katları, aşırı lüks markaların kıyafetleri, ayakkabıları, kozmetikleri ve dekorasyon ürünleri ile dolu. Ben, bu katlarda hiç duraksamadan, en üst kata çıkanlardanım. Çünkü en üst kat, farklı dünya mutfaklarından yemekler yiyebileceğiniz ve harika içkiler, şarküteri ürünleri, peynirler, şaraplar alabileceğiniz harika bir süper market. Büyülenerek, arada insanların harika tarzlarına kaçamak bakışlar atarak gezinebilir, istiridye ya da tai mutfağından harika yemekler yiyebilir, harika şaraplar satın alabilirsiniz. 

Sonra siz de, benim gibi, yaşadığınız şehre dönüp, pikabınızda David Bowie'den Neukölln çalarken, evde yaptığınız hamburgere, Almanya'dan aldığınız baconlardan ekleyebilir, birkaç farklı şehirden ödül almış şarabınızı yudumlayabilir, Dünya'nın bir yerlerinde, daha güzel bir yaşamın olduğuna tanıklık ettiğiniz için şanslı hissedebilirsiniz. 

Çok istediğimiz seyahatlerin hepsinin gerçek kilometrelere dönüştüğü zamanlarımız olsun!

Hiç yorum yok