Masalsı Yerler: Ljubljana, Bled, Bohinj


Veronika Ölmek İstiyor'da, Paulo Coelho, ünlü bir Sloven şairden ve Ljubljana şehir meydanında bulunan bir heykelden bahseder. Sabit bir noktaya, aşığının evine bakan şair Preseren'in heykeli.

Aşırı soğuk bir Aralık ayında bir cumartesi sabahının köründe, kendimi Ljubljana uçağında bulmamın sebebi tam olarak buydu. Kitabı okurken çok etkilenmiş ve bitmesin isteyerek, aralıklarla, yavaş yavaş okuyordum. Veronika'nın ölmeden önce hastaneden kaçıp, meydandaki o heykeli görmek istediği kısma gelmiştim, şans eseri THY'nin Ljubljana biletleri çok ucuzdu ve ben kitabı orada, o heykelin altında bitirmek ve şehirde bir gece kalmak üzere yola çıktım. 


Boş bir uçakta, bol bol şarap içerek ve yazı yazarak geçen bir yolculuğun, uçakta beni yazar zanneden bir grup insana keyifle yazar numarası yaptığım anların ve havalimanında, Ljubljana'ya bir günlüğüne gelmemi aşırı garipseyen ve beni bir saat tutup üstümü ve çantamı aradıktan ve ancak THY'yi arayıp dönüş biletimi doğruladıktan sonra ülkeye sokan polislerin sorgusunun sonunda, marketten 2 euro'ya bir şişe şarap alıp, heykeli uzaktan gördüğüm bir yere geçip, kitabın son satırlarını okumuştum. 

Ve Ljubljana; daha kalesine çıkmadan, sokaklarında gezinmeden, cebimde 55 euroyla geldiğim bu şehirde, bir tshirte bayılıp da, 30 euroya o zamanlar yeni tanıştığımız Ömer'e o tshirtü almadan bile çok masalsı gelmişti. Gelirken hiçbir beklentim yoktu. Şehre gidecek, sokaklarda gezinecek, akşam, meydanın çok yakınındaki, gecesi 8 euro olan bir hostelde kalacak ve ertesi gün geri dönecektim. 


Şarabımı montumun cebine koyup, bu manzarayla, her köşe başında bir ejderha heykeliyle karşılaşa karşılaşa kaleyi tırmandım. Kalelerin kendisi, içlerini genellikle gezmesem bile, bana hep çok heybetli ve güzel geliyor. Gördüğüm her kaleye tırmanmak, sonra o kadar yukarıdan şehre bakmak, ne kadar da çok tırmandım diye sevinmek, kendimi manzara karşısında küçücük hissetmek, tüm gezilerimde en çok sevdiğim şeylerden biri. 

Hala kar yağmamış, şehir sonbaharı üzerinden atmamış, dökülen sonbahar yaprakları tırmandığım yolu kaplamıştı. Yokuşun inişini, şarabımın sonuna denk getirip, yaprakların üzerine uzandığım, inanılmaz güzel, ama garip bir şekilde aşırı tenha şehirde, mutluluktan ve çok muhtemelen şaraptan başım dönüyordu. 


Sonra şehri gezdim, meydanda kurulan küçük, ama aşırı güzel christmas markette bir şeyler yedim, uçakta tanıştığım ve beni yazar zanneden grupla karşılaşıp onlarla biraz daha dolandım, hostele gittim, hiç tanımadığım insanlarla muhabbet ettim, hostelin kapısında iki sigara içtim ve odaya çıkıp, saat 22'de uyuyakaldım. 


Hostelde kalmanın en güzel yanlarından biri, insanların deneyimlerinden faydalanmak. Bled gölünü bir süredir çok merak ediyor, görmek için can atıyordum, ama ne Ljubljana'ya bu kadar yakın olduğunu, ne bu kadar kolay gidilebildiğini, ne de gidebilecek vaktim olacağını biliyordum. Dedim ya, bu benim için sadece, tek gecelik ve iki günlük bir şehir turuydu. Ötesini hiç hayal etmemiş, hiç planlama yapmamıştım. 

Ama insanlarla hostelin ortak alanında muhabbet ettiğim o yarım saatte, Bled'in Ljubljana'ya bir saat uzakta olduğunu ve otobüs saatlerini öğrendim. Ertesi gün için planım hazırdı, üstelik, görmeyi çok hayal ettiğim ve gerçek olamayacak kadar güzel olduğunu tahmin ettiğim bir yere gidecektim. 

Ertesi sabah erkenden kalkıp, otobüs terminaline gittim. Şehir merkezine oldukça yakın olması sevindiriciydi. Otobüs terminalinin yanındaki McDonalds'ta kahvaltı yaptım. Biletimi aldım ve yola çıktım. Kısa, ama çok keyifli bir otobüs yolculuğu sonrasında, küçücük bir kasabaya ve aşırı büyüleyici bir manzaraya geçiş yaptım. Bled'deydim!


Hava çok soğuktu. Yine de, çok üşüyerek, gölün etrafını dolaştım. Her manzaranın tadını çıkarıp, bol bol fotoğraf çekerek. Kendimden, dünyamdan, tüm stresimden o kadar uzaktım ve Bled beni öyle çok büyülemişti ki. Bugün bile, hem o hissi çok yoğun bir şekilde hatırlıyor, hem de bu hissi kelimelere dökmekte çok zorlanıyorum. 



Bu sakin, ıssız, güzel, ama çok soğuk pazar gününde bu küçük kasaba ve kocaman göl beni, bir önceki gün uçakta içtiğim ve sonrasında 2 euroya aldığım tüm şaraplardan daha da güzel bir insan yapmıştı. Zaman tam da o an, o noktada dursun istedim. Bunu tüm kalbimle istedim. 


Ama zaman geçti, gölün etrafını yürüyerek dolaştım ve parkuru tamamladım, bu minik kasabadaki aşırı minnak christmas markette, cebimde kalan azıcık paradan dolayı, yemek ya da tatlı yemek arasında bir seçim yapmak zorunda kalıp, yöresel bir tatlıda karar kıldım, manzarayı en güzel gören yere kurulup mükemmel tatlımı yedim ve dönüş otobüsüne bindim. 


Sonra, İstanbul'a döndüm, bu masalsı etkiden birkaç gün çıkamayıp günlük hayatımın sıradanlığında boğuluyormuş gibi hissettim ve geçti. Yine de ben, bir şeyden emindim. Slovenya'ya mutlaka bir kere daha gidecektim. 


Aradan bir yıl geçmemişti, bir arkadaşımla hafta sonu bir yerlere gitmek istiyorduk. Karşımıza çıkan en ucuz alternatif yine Ljubljana oldu. Arkadaşım, bana tekrar gidip gitmeyeceğimi sordu. Hiç düşünmeden cevap verdim. Biletlerimizi aldık ve sonra plan yapmaya başladık. 

Bir önceki gidişimde hostelde yaptığım sohbette, aslında Bled'den biraz daha uzakta Bohinj diye bir göl ve bir milli park olduğunu ve Bled'in daha turistik olmasına rağmen, Bohinj'in kesinlikle daha güzel olduğunu öğrenmiş, yine de, zaman kısıtım sebebiyle bir seçim yapmak zorunda kalmış ve aklımın bir köşesinde olduğu için Bled'i tercih etmiştim. O yüzden, bu ikinci seyahati planlarken, arkadaşıma, Bohinj'e gitmeyi ve hatta Ljubljana yerine Bohinj'de konaklamayı teklif ettim. İhtiyacımız olan huzurlu ve kafa dinlenecek bir hafta sonu olduğu için o da bu teklife sıcak baktı ve biz, yine bir cumartesi sabahı uçağa atlayıp, uçakta şarap içip, Ljubljana'ya indik. 


Ljubljana'dan doğrudan Bohinj'e giden otobüse bindik. Otobüste inmemiz gereken yeri kaçırıp 5 kilometre geç indik. Hava ve sadece arabaların geçmesine yetecek kadar olan yol yürümemize pek müsait değildi ve bu sebeple otostop çektik ve gençliğinde Türk bir adama aşık olup, bir süre İstanbul'da kalan ve artık 70'lerine gelmiş bir kadının arabasıyla Bohinj'in kasaba kısmına gidip kalacağımız evi bulduk. Nehrin kenarında, milli parkın içinde, güzeller güzeli bir dağ evinin ikinci katı bize aitti ve eve yerleştikten sonra çıkıp, kasabada gezinip, harika bir İtalyan restoranı bulup (kasabadaki tek restoran olabilir) orada pizza ve salata yiyip, marketten alışveriş yapıp tekrar eve döndük. 


Erkenden uyanıp, Bohinj gölünün kenarına gittik, aslında yürümek için de bir yol vardı, ancak biz asıl olarak göl kenarında yürüyüş yapmak istediğimiz için, göle kadar otobüse binip, sonra gölün başladığı yerde otobüsten inip yürümeye başladık. 

Bir süre, normal bir göl kenarı yürüyüşü gibi geçti. Abant'ın daha iyi bakılmış ve korunmuş hali gibi geldi bana hatta, ama bir süre sonra, bir köşeyi döndük ve o zaman, Bohinj'in neden Bled'den daha güzel olduğunu söylediklerini tam olarak anladım. 


Çok güzel manzaralar görmüştüm, ama hiçbiri, o güne kadar, beni, Bohinj gölünün manzarasının içine çektiği kadar içine çekememişti. Dinginlik ve huzur kelimelerine bürünmüştüm tamamen. Saat sabahın 10'uydu. Gölün etrafında bizden başka kimse yoktu. Yanımızda bir şişe şarap vardı ve bu manzarayı kısa bir süre gördükten sonra geçip gitmek, yürümeye devam etmek gerçekten de haksızlık olurdu. 


Bir saat kadar, tam burada, çok az konuşarak, manzaranın ve o anın kendisinden başka hiçbir şey düşünmeyerek oturdum. Bled'deyken, tam orada zaman dursun istemiştim. Şimdi hissettiğim, ondan daha da kuvvetliydi. Yazın insanların bu gölde yüzdüklerini düşündüm sonra. Bir kere daha gelmek istedim buraya. Bu kez yaz mevsiminde. 


Sonra kalktık. Gölün etrafındaki turumuzu tamamladık. Ljubljana'ya gittik ve uçağa daha birkaç saat olduğu için şehri gezdik. Hiçbir şeyin değişmediğini, Şehrin hala aynı masalsılıkta olduğunu görmek çok iyi geldi. Başında at kafası olan bir sokak müzisyeninin şarkısına dans ederek eşlik ettim. Çok güzel bir kahve içtim. Güzel ama pahalı dükkanlarda gezindim ve bir yıl önce, kendi kendime çektiğim ve çektiğim andan bugüne, hala en sevdiğim fotoğrafımın arka planı olan kediyi buldum. O kediyle bir fotoğraf daha çektirdim. 

Sonra yine şehre döndüm. Yine bu masalsı etkiden birkaç gün çıkamayıp günlük hayatımın sıradanlığında boğuluyormuş gibi hissettim ve sonra geçti.

3 yorum

  1. Şaraptan gerçekten anlıyorsunuz sanırım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Anlamak için çaba sarf etmek yerine, içiyorum diyebilirim.

      İyi şaraptansa, f/p oranı iyi şaraptan anladığımı söyleyebilirim gerçi.

      Sil
  2. 2 sene önce Kuruçeşme şaraphaneyi deneyimlemiştim. İstanbul'a geldiğimde bir gün sizin tavsiyelerinizle hareket etmek isterim.

    YanıtlaSil