Hayalden Gerçeğe: Japonya


Gitme eyleminin kendisini çok seviyorum, bir de gitmeyi çok istediğim yerler var. Seyahat ederken, maaşlı çalışan olmam sebebiyle, kısıtlı bir bütçeyle hareket ettiğim için, planlarımı ikiye ayırıyorum. Bir, ucuz bilet bulduğun yere git. Gitme eylemine olan sevgini besle. İki, yılda bir kere gitmeyi en çok istediğin yere daha fazla bütçe ayır. Gitmeyi çok istediğin bir yeri gör. 

2017'de de, 2015 ve 2016'da olduğu gibi gitmeyi en çok istediğim yer İzlanda idi aslında, ama çok büyük şans eseri, Mart 2017'de, İzlanda'ya ucuz biletle gitme şansım oldu (ki bu başka bir yazının konusu) ve bu da bende, çok istediğim başka bir yere daha gitme motivasyonu ve bütçesi yarattı. 

Çok istediğim yerler arasında, birkaç uzakdoğu ülkesi vardı ve bu ülkelerin başında da Japonya yer alıyordu, ancak Japonya'ya ulaşmanın bile çok pahalı olması sebebiyle, 2017 yılı için, Japonya'nın bir hayal olduğunu düşünüyordum ki, Singapur Airlines, çok güzel bir kampanya yaptı ve tam doğum günümün olduğu haftaya, 2.000 TL'ye Tokyo bileti buldum. 

Tüm hikaye böyle başladı.


Ömeri de ikna ettim (pek zor olmadı). Bileti aldım, sonra bir kaç ay bu hayalle yaşadım ve sonra Ağustos ayı geldi. Gitmemize bir aydan az zaman vardı, bizimse sadece uçak biletlerimiz. 


Aidiyet duygusu gelişmiş insanlardan değilim. Bu sebeptendir ki, 6 yıl boyunca, elimde bir çanta, üstümde takım elbise, ülkenin 60 şehrinde, bir kısmı güzel, bir kısmı çok kötü otellerinde gezindim ve bundan hep çok keyif aldım. İstanbul'da yaşadığım 9 yıl içinde, 8 farklı evin içini kitaplarım ve kedilerimle doldurdum, ama hiçbirine bağlanmadım. Sanıyorum bu yüzdendir ki, şimdi kendimi pek de ait hissetmediğim eski şirketimde, aidiyet duygumun yerine geliştirdiğim kısıtlı sayıda insanı çok sevme eylemimden fazlasıyla nasibini almış B. ile kahve içiyor, tatillerden bahsediyorduk. Japonya planımızdan bahsettim. Sen de gel dedim. Olur dedi, bilet aldı. Sonra plana Y. de dahil oldu ve 4 kişi, 3 hafta sonra Japonya'da olacaktık, ama bizim detaylı bir planımız yoktu.

Bir akşam hep birlikte oturup, hangi şehirleri görmek istediğimize karar verdik ve Tokyo - Osaka - Hiroşima - Kyoto - Tokyo şeklinde bir rota çıkardık. 

Japonya hakkında yanlış bilinenler madde 1: Japonyanın pahalı bir ülke olması. Bunun doğrusuna, aşağılarda değineceğim, ama bunu düzeltmem gerekirse, şöyle derdim: Japonya değil, Japonya'da ulaşım pahalı. 

Biz rotamızı oluşturduktan sonra, bu şehirler arasındaki hızlı tren fiyatları ile, Japan Rail Pass'in fiyatını karşılaştırdık. Bu rotayı gezmek için 6 kez hızlı trene binmemiz gerekiyordu ve sadece Tokyo - Kyoto arasını hızlı trenle gitmekle, Japan Rail Pass aynı fiyata geliyordu. İnanılmaz karlı olduğumuza karar verip, 7 günlük Japan Rail Pass'lerimizi aldık.



Japan Rail Pass, turistlerin, Japonya'da hızlı trenlerin bir kısmına, trenlerin hepsine, belli otobüslere ve feribotlara ücretsiz binmelerini sağlayan bir bilet türü. Bu passi dilerseniz doğrudan kendi sitesinden alabiliyorsunuz, size UPS ile biletinizi gönderiyorlar (gönderdikleri şeyi bir makbuz gibi düşünebilirsiniz). Ya da, Türkiye'de bu passi satmak konusunda yetkili olan His Travel'dan da satın alabiliyorsunuz. Ki biz, daha garanti bir yol olduğunu düşündüğümüzden bu yolu seçtik. Bizim aldığımız dönemde, fiyatı 900 TL idi, şu an ben bu yazıyı yazarken, kurdan dolayı 983 TL. 

Uçak biletimi aldıktan sonra, Japonya ile ilgili hayalim, hep şu şekildeydi: Airbnb'den geleneksel japon evleri bulup, kağıt duvarları olan odalarda, japon şiltelerinde yatarız. 

Ama gerçekler, hayallerimden uzaktı. Çünkü, yaptığımız araştırmalar esnasında gördük ki, Japonya'da Airbnb'deki öyle evler çok pahalı. Daha ucuz evler ve odalar da, gerçekten kötü. O yüzden biz de rotamızı booking'e çevirdik.


Bu noktada, kapsül otelleri klostrofobik bulduğumuzdan eledik, normal oteller de çok pahalı geldi ve bütçemizin büyük kısmını otellere harcamak istemedik ve şansımızı hostellerde denedik. Detaylı bir şekilde, hangi şehirde, hangi hostelde kaldığımızı yazarak, zaten çok uzun olacak bu yazıyı daha da uzatmak istemiyorum, ama bizim izlediğimiz yoldan kısaca bahsetmem gerekirse, booking üzerinden, puanı 9 üzerinde olan ve bol yorumlu hostellerden en ucuz olanlarını seçtik ve o hostellere rezervasyon yaptırdık. Toplamda 6 gece olan konaklamamız için, adam başı 650 TL ödedik. Söylemem gerekir ki, kaldığımız tüm hosteller gerçekten çok güzeldi. Hijyen, rahatlık, sessizlik ve güvenlik açısından, kaldığım diğer ülkelerdeki hostellerin hepsinden (ki çok güzel hostellerde kaldım) daha güzellerdi. O yüzden, gönül rahatlığı ile hostelde kalabilirsiniz. 

Artık hazırdık. Uçağımıza bindik ve upuzuuun ve Singapur aktarmalı bir şekilde, Ağustos sonunda Tokyo'daydık. Önce havalimanındaki Japan Rail Pass ofisinden, ülkeye gelmeden bize verilen Japan Rail Pass'i gerçeği ile değiştirdik. Sonra hostelimize gittik.


Japonya hakkında yanlış bilinenler madde 2: Japonların İngilizce bilmemesi ve bunu inkar etmeleri ve sizi hep yanlış yönlendirmeleri. Aslında, bu maddeyi düzeltmek adına, paragraflarca yazı yazabilirim. Çünkü, Japonluk, gitmeden önce tahmin ettiğim ve gidip de gördükten sonra öğrendiğim kadarıyla, şu hayattaki en saygı duyulası şeylerden biri. Çünkü adamlar saygı duyuyorlar. Kendilerinden önce başkalarını düşünüyorlar ve bu öyle bir harmoni yaratıyor ki, siz de çok kısa bir süre içinde o harmoninin içinde akıp gidiyorsunuz. Herkes çok güler yüzlü, çok yardımcı, çok iyi niyetli. Evet, İngilizceleri çok iyi değil. Tam da bu noktada, Hiroşima geliyor aklıma. Bir kere Hiroşima'ya gidip, o anı hissedince, İngilizcelerinin o kadar da iyi olmamasını bile anlayabiliyorsunuz. Benim öfke ile karışık bir hüzünle dolaşıp durduğum o sıcak Hiroşima gününde, Japonlar, origamiden yaptıkları kuşları turistlere hediye edip, karşılığında para talep etmeden, İngilizce, tarihlerini ve yaşananları anlatıyor, bombadan sonra ayakta kalmayı başarmış tek ağaca bile sonsuz saygıyla yaklaşıyordu.


İngilizcelerinin iyi olmaması, size yardımcı olmadıkları ya da sizi yanlış yönlendirmeleri anlamına gelmiyor kısacası. Eğer sabırlı olup, ingilizcenizi biraz daha temel seviyeye çekip, daha kısa sorularla, derdinizi daha direkt anlatabilirseniz size yardımcı oluyorlar, anlatarak yardımcı olmadıkları noktada, ya yönlendiriyorlar, ya da kolunuzdan tutup sizi gideceğiniz yere götürüyorlar. O güzel insanlarla, o iletişim bir şekilde, öyle güzel kuruluyor ki, İngilizce de neymiş! diyorsunuz. 

Biz, bir gece Tokyo'da kaldıktan sonra, ertesi sabah, trenimize atlayıp Osaka'ya gittik. Osaka, gördüğümüz 4 şehir arasında, en az beğendiğimiz şehir oldu. İlk Osaka'yı görmeyi, şehirde bir kaç saat geçirip, Hiroşima'ya geçmeyi, Osaka'da kalmamayı tercih etmiştik. İyi ki de öyle yapmışız. Eğer Hiroşima ve Kyoto'yu gördükten sonra Osaka'da vakit geçirseydim, Osaka'yı daha da az severdim. 


Bu arada, hızlı tren dediğim, Shinkansen. Gerçekten, binmeyi istediğimiz ve merak ettiğimiz kadar varmış. Unutmadan, Japan Rail Pass ile, Shinkansen'lerin tamamına binemiyorsunuz. Biz bir kere yanlışlıkla bindik, tatlış Japon polislere kendimizi önce ihbar ettiğimiz ve sonra da acındırdığımız için bize ceza kesmediler, ya da trenden indirmediler, ama dikkat etmek gerek. Bir de, ortalama her yarım saatte bir seferler, bu seferleri kontrol edebileceğiniz bir internet sitesi var ve trene binmeden herhangi bir rezervasyon yaptırmak gerekmiyor. Japan Rail Pass'i olanlar için, rezervasyonsuz vagonları mevcut. 

Japonya hakkında yanlış bilinenler madde 3: Yemeklerinin çok kötü olması. Ben yemek konusunda, çok seçici değilim ve genel hatlarıyla Japon mutfağına aşina bir insandım gitmeden önce de. Sushi ve ramen, hali hazırda çok sevdiğim yiyeceklerdi. Yediğim onca yemekten sonra diyebilirim ki, ramen dünyanın en güzel yemeği. Japon mutfağı kesinlikle bizim damak tadımızın çok dışında bir mutfak değil ve gerçekten çok lezzetli yemekleri var. Yediğim her yemekten, ama özellikle de, Hiroşima'da gece yarısı tesadüfen gittiğimiz ve ızgara etler, edamam ve dumpling yediğimiz küçücük bir lokantadan, Osaka'da ünlü bir ramenciden, yine Hiroşima'da yediğim okonomiyakiden, Kyoto'da gecenin bir yarısı, önünde sarhoş Japonlarla birlikte 45 dakika sıra bekledikten sonra yediğim ramenden aşırı keyif aldım. Türkiye'ye döndükten sonra bir kere Wagamama'ya gittim ve aslında Wagamama'nın Japon mutfağının çok kötü bir versiyonu olduğunu fark ettim. Bunca yıllık Adana'lı olarak, İstanbul'da her adana kebap yediğimde hissettiğimin aynısıydı, Japonya'dan döndükten sonra İstanbul'da ramen yemek.


Osaka'dan sonra Hiroşima'ya geçtik. Hiroşima, benim için, ağlayarak dolaştığım, insanlığın ne kadar kötü olduğunu bu kadar yakından görmenin yüreğimi çok acıttığı ve çok güzel viskiler içtiğim bir şehir oldu. İskoçya'ya gitmiş ve orada viski tadımına katılmış bir insan olarak diyebilirim ki, Japon viskisi büyüktür İskoç viskisi. Çok büyük bir laf ettim, biliyorum, ama gördüm ki, Japonlar, sadece kendi kültürlerine ait bir şeyi aşırı güzel yapmakla kalmıyor, bambaşka kültüre ait bir şeyi de alıp, onu orijinalinden daha da güzel bir hale getirebiliyorlar. Japonluk kalp ben. 

Hiroşima'dan sonra, Kyoto'da masal gibi 2 gün geçirdik. Kyoto, tapınaklarla dolu, otantik ve geleneksel Japonya'yı en çok hissettiğimiz yer oldu. Kyoto'da 2 gün kaldık, ama bence Kyoto'da 22 gün kalsaydık da yetmezdi. Çünkü biz, iki günde, o yüzlerce tapınaktan en büyüğü olan Fushimi İnari'yi ve şehir içindeki birkaç taneyi gezebildik, ki Fushimi İnari'yi gezmek zaten neredeyse 1 gününü alıyor insanın. Ertesi gün de, bambu ormanlarına ve sonrasında ormanın tepesinde bir dağda maymun parkına gittik. Çok zor çıktığımız dağın tepesinde, maymunların serbest dolaşıp da, insanların o maymunları beslemek için kafese girdikleri o güzeller güzeli park bana, bir şeylerin aslında nasıl yapılması gerektiğini öğretti. Bambu ormanları da, inanılmaz gösterişli ve güzeldi. Kartpostal aldığımız Japon bir amca, Türk olduğumuzu öğrenince, bize mehter marşını söyledi ve bizimle dans etti. Kimonolu bir sürü teyzeyle tanıştık, fotoğraflarını çektik. Çok fazla yürüdük. Yeşil çaylı çikolata yedik. Her anından çok fazla keyif aldık Kyoto'nun. Çok masalsıydı.


Sonra Tokyo'ya döndük. İki gece Tokyo'da kaldık. Kumar batağına düştük. Tokyo'da her yer, atari salonu ile kumarhane karışımı garip dükkanlarla doluydu. Sanırım, paramızın büyük kısmını bu yerlerdeki oyuncak kazanmaya çalıştığın makinelerde, çok güzel oyuncaklar kazanmakla harcadık. Gece yarılarına kadar tekken oynayıp, çılgınlar gibi atari oynayan çocukları izledik. 

Bir gün şehirde gezerken, önce mario kart yapan Japonlara rastladık. Sonra ben, ikinci el kıyafet satan bir dükkan gördüm. Hemen ardından bir plak dükkanına girdik ve plak dükkanında sadece reggae plaklarının satıldığını görmemizle birlikte, bir hipster mahallesinde olduğumuzu fark ettik. Kendi aramızda, hipster mahallelerinin olmazsa olmazının bir park olduğuna ve birazdan karşımıza yeşillikler içinde bir park çıkacağına dair geyik yaparken, kendimizi o parkın içinde bulduk.


Parkta, tenteler gördüm uzaktan. Heyecanlandım, çünkü bunun, parkın içinde kurulan bir pazar olduğu anlamına geldiğini düşündüm kendi kendime. Yaklaştık ve şok olduk. 16. Tokyo Jazz Festivali varmış şehirde, bizim haberimiz yokmuş. Yiyecek bir şeyler alıp, bira ve şarap içip, konseri dinledik. Sonra ben, 101 yaşında bir teyzeyle dans ettim. Sonra, parkta, çocukları afetlere karşı hazırlayan stantlarda, deprem ve yangın simülasyonlarına girdik. Kimse çocuk olmamamıza bir şey demedi. 

Sonra, tek başıma, biramı alıp, çimlerin üzerine uzanıp, daha önce okumakta çok zorlandığım ve yarıda bıraktığım 1q84'ü okudum. Kitabın geçtiği yerlerde geziniyor olmanın keyfiyle. Kitabı bıraktım. Göğe baktım. Kendimi düşündüm. Hayatın aslında ne kadar güzel olduğunu.


Son günümüzde, Tokyu handsi keşfettik. Uçağa yetişme telaşıyla, bir sürü alışveriş yaptık. Hachiko heykelini gördüm. Köpeğin burnuna dokundum. Heykelin altında yatan tek gözlü kediyi sevdim. 

Zamanımız hiç bitmesin, biz hiç geri dönmeyelim isterken. Uçağımıza binip, uzuun bir yolculukla geri döndük. 

Toplamda, adam başı her şey dahil, 4.300 TL harcadık. Binlerce kilometre yolu uçakla, binlercesini trenle gittik. Yüzlerce kilometre yürüdük. Yüzlerce basamak merdivene denk yokuş çıktık. 


Ve, Japonya'daki o huzur dolu hayatı gördükten sonra, bir süre, İstanbul'daki hayatımıza, daha az mutlu insanlar olarak devam ettik. 

Sonra, hayatın hızına, işlerimize, kendimize kapıldık. 

Ve geçti.


8 yorum

  1. Aynı yerlerde gezip de yemeklerin sürekli çok pahalı olduğundan şikayet eden, ucuz bir yer bulup neredeyse haftalarca aynı şeyleri yiyen; insanların çok soğuk olduğunu, iletişim kurmadıklarını, selam almadıklarını/vermediklerini, sorulan sorulara bile asla cevap vermediklerini anlatan birini dinledikten sonra seni okumak... Yeniden hatırlattı. Seyahat etmenin ne kadar kişisel bir deneyim olduğunu, içinde götürdüğün her neyse gittiğin yerde de onu bulduğunu.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yüzden değil mi, senin de nereye gidersen git, hep rengarenk görmen etrafını. bir de hep, sarılmaktan bunaltacağın aşırı egzotik hayvanlar bulman <3 iyi ki kafamız hep bizimle ve onunla geziyoruz. nereye gidersek, o hep bizimle çünkü!

      Sil
  2. ba-yıl-dım!! yazmana, konunun japonya olmasına, cümlelerine, benim aklımdaki japonyanın üzerindeki tozları kaldırmama... �� seyahat aşklarının hep beslendiği, hep büyüdüğü bir yıl olsun!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kelimelerine, dünyayı görüş şekline ve enerjisine bu denli bayıldığım bir insandan bunları duymak <3

      Bol keşifli bir yıl olsun!

      Sil
  3. Yemeklerde helallik oranı nasıl? domuz yağı eti vs?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba, yemeklerde domuz yağı ve eti yaygın olarak kullanılıyor, ancak helal yemek yapan yerler de mevcut ve ulaşılır gayet. bizim birlikte gittiğimiz arkadaşlarımızdan biri domut eti / yağı yemiyordu ve hiç sorun yaşamadı. bizim yemek yediğimiz yerlerde de helal yemekler mevcuttu çünkü ve o genelde onları tercih etti.

      Sil
  4. Yıllardır hayalini kurduğum bu geziyi bilmem kaçıncı kez okuyorum :) sizin gibi insanlar gezip anlattıkça sanki bende oralardayım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hayallerinizin gerçek olmasını dilerim ^^

      Sil