Yılın Son Kitabı: Nermin Yıldırım'dan Misafir


Bu yıl 68 kitap okudum. Hayır bununla övünmüyorum, ama evet, yılın sonuna geldiğimde, Goodreads'i açıp da bu sayıya defalarca baktım ve defalarca sevindim. 68 kitap, 16.976 sayfa etmiş ve bir sürü harika kitap okumuş, yeni yazar keşfetmişim. 2018 için, kendime koyduğum hedefler arasında daha çok okumak ve bloga düzenli yazmaktı. Yılın son gününe geldiğimde, bu ikisini gerçekleştirmiş olmak beni mutlu ediyor. 

Bir yandan da, 2018 yılında gerçekleştirdiğim hedefler arasında yer alan daha çok okumak eylemini gerçekleştirebilmiş olmamda epey katkısı olan insanlar var. Ben, 2018'in son yazısında, öncelikle onlara teşekkür etmek istedim. 

Yolda Olmak: Helsinki


"Ut pa tur, aldrig sur."

Yani Norveçliler demişler ki, "Yoldaysan hiçbir zaman mutsuz olmazsın."

Aslında bu, klasik bir gezi yazısı olacaktı. Helsinki'de ne yapılır, nerelere gidilir, karavanda kalmak nasıl bir histi, diğer İskandinav şehirleri kadar pahalı mı onlardan bahsedecektim. Hatta, yine şarapsız kalışımızın hikayesini anlatacaktım. Hatta, yazıya burada ara verip, önce yine şarapsız kalışımızın hikayesini anlatıp, sonra konuya geri döneyim:

Felsefi Bir Polisiye: Antika Titanik


Sevdiğim bir yazarın yeni kitabı çıktığı zaman yaşadığım heyecanı, başka pek az konuda yaşıyorum. Murat Menteş, bu yazarlardan biri. Kitabının çıkacağını duyduğum andan itibaren, içimi bir heyecan ve mutluluk kaplıyor. Antika Titanik'te de durum benim için değişmedi. Üstelik normalde yaşadığım kitabı alma ve bir an önce okuma heyecanımın yanına, bu sefer, bir de okuduktan sonra bloga yazma heyecanı eklendi. 

Sonra aklıma, yazıyı tek başıma yazmamak geldi ve artık blogun kadrolusu ablam ve birlikte seyahat etmekten, aynı kitapları okuyup da üzerine konuşmaktan çok keyif aldığım Reyhan'a, kitabı onlarla birlikte okuyup yazmayı teklif ettim. 

Ve şimdi, Murat Menteş'in son romanı Antika Titanik'e dair yorumlarımız ile karşınızdayız!

3 Kitap 3 Okur: Bir Takım Polisiyeler


Epey bir zaman oldu bloga yazmayalı. Mevsimler değişti, bir yıl yaşlandım arada. Bir sürü kitap okudum. Pek çoğunu çok sevdim. Bir kısmı hemen bitsin de kurtulayım istedim. Blogu epey boşladım. Saçlarımı daha kısa kestirdim. Hayatımla ilgili güzel adımlar attım. Ve geri döndüm.

Bir sürü kitap okudum evet, ama hep tek okumadım, arada, sadece ablamla okumak yetmedi, bu küçük oyuna bir de, Cumartesi Saat Üçte blogunda çok güzel yazılar yazan, hiç görmeden çok sevdiğim ve kendime mektup arkadaşı bellediğim Ümit'i dahil ettim. Ve şimdi, uzun bir aradan sonra, 3 okur olarak, eş zamanlı okumaya çalıştığımız 3 polisiyeyi, 3 ayrı gözden yorumlayacağız birlikte. Hazırsanız başlıyoruz!

Son Dönem Okuduklarımız: Nermin Yıldırım ve Ufak Bir Sürpriz


5 kitap seçip, eş zamanlı okuyup, Sevgican’ın blog sayfasında birlikte yorum yapma fikri öncesinde, yani 9 Nisan sabahı işe geldim, Pazartesi iş yeri rutinlerinden sonra sosyal medya bildirimlerine baktım, birinin kardeşimin yeni yazısı olduğunu gördüm ve heyecanla yazıyı okudum. İçerisinde bir sürü ben vardı ama bunun yanı sıra son iki haftada ortak okuduğumuz kitaplar hakkında yorumlarını da içeriyordu yazı ve sanki yazdıklarını değil, iç sesimi okuyordum. Mesaj attım hemen; “Y’yi sevmene çok sevindim, aynı şeyleri düşünmüşüz”. 

Sonra blog sayfasında konuk yazar olma teklifi geldi kardeşimden ve bir iki çekincemin ardından aynı anda yazılan “aynı kitapları ikimiz eş zamanlı okuyup yorumlayabiliriz” fikri takip etti teklifi ve kalp kalp kalp. ‘Senin gibi güzel yazamam’larıma karşı kardeşimin ‘neden yazmayasın’ları galip geldi ve e-posta adresimde 28 tane kitabın linkini bulmam bir oldu. İçerisinden 8 kitaba indirgedim listeyi, ama 5 kitap 5 yorum demiştik ve birlikte yarım saat süren uzlaşma mesajlarıyla 5’e düşürdük sonunda kitap sayısını hatta bir Türk kadın yazar ekleyip listeye, yabancı bir yazarı da çıkarttık listeden ve buradayız şimdi; 5 tane eşzamanlı okunan kitapla, yorumlarımızla… Bakalım iki kardeş ne anlamış, ne hissetmiş, ne düşünmüş aynı şeyleri okurken?
-Gülcan-

Medeni Bir Sakinlik: Basel


"Belki de sabahları bir saat yürümek ve Beşinci Senfoni'yi dinlemek için gelmişizdir dünyaya..." der Çetin Altan, yıllar önce yazdığı bir yazısında. Kelimelere dökemem, ancak kendimi, herhangi bir sebeple, ne zaman bir Avrupa şehrinde bulsam, hep içimden bu cümleyi tekrarlarım. Avrupa'nın bende yarattığı hissiyatı, Çetin Altan, bir cümleyle özetlemiş gibi gelir bana. Ve bu hissiyat içinde, bir sürü keşke barınır aslında. Yaşadığım coğrafyadan birazcık uzaktaki, bambaşka hayatı görür ve iç geçiririm.

Hayır Avrupa övmeyeceğim, ya da evet, sanırım biraz Avrupa öveceğim bu yazımda. İşin içine siyaset karıştırmadan, tarihe çok değinmeden, sadece bendeki hissiyat üzerinden, sokaklardaki sakinlik ve medeniyet üzerinden giderek. O yüzden, öncekiler gibi, tam bir turist yazısı olmayacak bu yazı. Bu sefer gezip gördüklerimi değil de, hissettiklerimi yazmak istedim çünkü.

Bir Masalın İçinde: Colmar


Bazen, gereğinden fazla uzun süren ve aslında çok daha önce bitmesi gereken ilişkilerimizden geriye, aylar sonrasına alınmış uçak biletleri kalıyor. Benim bunu ilk tecrübe edişim ve ilişkiden bana kalan bir Stockholm seyahatine, annemi dahil edip de annemle birlikte ilk kez yurt dışına gidişim bundan 4 yıl öncesine denk geliyor. Biten her ilişkiyi, en çok böyle sebeplerden seviyorum ben. Çünkü hepsi, geri dönüp baktığımda, çok dolaylı yollardan olsa da, bana harika şeyler katmış oluyor ve sanırım, içlerinden en süperi de annemle seyahatin ne kadar keyifli ve annemin en sevdiğim yol arkadaşım olduğunu keşfetmem oldu. 

Geri dönüp baktığımda, birlikte ilk yurt dışı seyahatimizde, Stockholm sokaklarında kaybolup 8 saat yürüdüğümüz günlerden bugüne, seyahat konusunda ne kadar da olgunlaştığımızı, bir sürü macera biriktirdiğimizi görüyorum. Viyana'dan Münih'e gitmek isterken yanlış istasyona gidip, treni kaçırayazdığımızı, Amsterdam'da kaldığımız teknenin güvertesinde oturup ettiğimiz sohbetleri, Bratislava'da yaya yolu olmayan bir nehir köprüsünü yürüyüşümüzü ve hatta Moskova'da Nazım Hikmet'in mezarı başında, anneannemin ölüm haberini alışımızı bile ağzım kulaklarımda hatırlıyorum.

Son Dönem Okuduklarım: Hakan Bıçakçı ve Diğerleri


Ait olmak ya da ait hissetmenin garip kavramlar olduğu üzerine konuştum ve düşündüm bu sabah. Annemin deri ceketini verdiğimden, çok sevdiğim bir çaydanlığı birine hediye etmekten, kendimi bir şehre ya da zaman dilimine ait hissetmek duygusunun bana garip gelmesinden bahsettim ve sonra da ekledim. İstanbul'da geçirdiğim 10 yılda, 9. ev bu oturduğum. 

Daha kısa bir şekilde ifade etmem gerekirse, yine taşındım. Çok kısa sürede yerleştiğim, Ömer'in yaşadığı yeri güzelleştirme hızı sayesinde kendimi evimde hissettiğim, çok güzel bir eve. Bundan bahsediyorum, çünkü bir süredir yazmıyor olmamın birkaç sebebinden ilki buydu. 

İkincisi pek tabi biraz üşenmem. Aslında, Cluj hakkında yazacağım gidip de döndüğümden beri, ama fotoğrafları analog makineyle çektim, onları hala tab ettiremedim, haliyle fotoğrafsız yazı yazamadım. Erteledikçe erteledim. 

Ama ilk iki sebepten daha da önemli bir sebebim oldu. Mart ayında Hakan Bıçakçı'nın "Kurmaca Yazarlık Atölyesi"ne başladım. Bir aydır her perşembe akşamı, bir sürü kavram ve yazmak üzerine 2 saat öğrenip, konuşup, sonra da yazmaktan çok yazmak üzerine düşündüğüm zamanlara geçiş yaptım ve bu da yazmama güzel bir engel oldu. Atölye hala, çok keyif aldığım bir şekilde devam ediyor olsa da, bu sırada okuduklarım da birikti ve yine bir son dönem okuduklarımla karşınızdayım ve başlıyorum: 

Son Dönem Okuduklarım: Burcu Arman ve Diğer Sevdiklerim


Şubat ayının, biz ay sonunu getiremeyen beyaz yakalıların hiç olmazsa bir ay mutlu olsun diye bu kadar kısa sürdüğünü düşünüp mutlu hisseden tek ben olamam değil mi?

Bitmek bilmeyen bir Nuri Bilge Ceylan filmine benzeyen Ocak ayından sonra, bünyeme ilaç gibi gelen Şubat ayı bitti ve ben yine bir "Son Dönem Okuduklarım" yazısı ile karşınızdayım. 2 Şubat - 22 Şubat arasındaki 20 günde, Şubat'ın kısalığından hiç etkilenmeden, 9 kitap okudum. Pek çoğu çok güzeldi ve çok keyifliydi, okurken de, şimdi yazıyı yazarken de mutluyum bu sebeple.

Hazırsanız başlıyorum!

Yaşasın Hipsterlık: Berlin


Bundan 3 yıl önce, pek çok insan gibi ben de şehri gezmek, gerçek hipsterlık nedir görmek, güzel plaklar almak ve çılgın geceleri sabaha bağlamak için Berlin'e gitmeyi çok istiyordum. Bir şeyi, özellikle de bir yere gitmeyi çok istersem, bir şekilde oldurduğum için, futbol konuşan erkeklerle dolu bir evde, akşamın bir vakti ucuz bilet bulmuş, sonrasında da ucuz bir hostele rezervasyon yaptırmış ve kendimi aşırı soğuk bir günde, Berlin'de bulmuştum. 

Son Dönem Okuduklarım: Sevmediklerim ve Bir Takım Türk Yazarlar


Sizce de yılın en uzun ayı Ocak değil mi? Koştur koştur geçen bir yılın ardından, Ocak ayları bana hep, 3 ay uzunluğunda gelmiştir. Bir sakinlik, dinginlik, yavaş geçen zaman, soğuk hava ve uzun gecelerle, Ocak ayının son 10 gününde, ayın bitmesi için fazlasıyla sabırsızlanmaya başlıyor ve her seferinde, Ocak psikolojik olarak çok uzun geliyor diye Şubat bu kadar kısa herhalde diye düşünüyorum kendi kendime. 

Sonunda Ocak ayı bitti, ben de bu zor biten ayın 2. kısmında, ayın ruhuna çok yakışır bir biçimde, bir kısmını çok zor bitirdiğim kitaplar okudum ve 15 Ocak - 3 Şubat arasındaki 20 günde okuduğum 7 kitabı yazmak için blogun başına oturdum. 

Yeni yıla dair en sevdiğim iki şeyden ilki, istediğim kadar çok kitap okumak, ikincisi ise bloga istediğim sıklıkta yazı yazmak konusundaki istikrarım. Bu vesileyle, yazdıklarımı okuyan, beğenen, bu beğenisini bana bir şekilde ifade eden herkese çok teşekkür ederim. Yazılarımı okuması için baskı yaptığım birkaç kişiye daha da çok :) 

Teşekkür ve kendimi istikrarlı bir insan olmak konusunda övmek kısımlarını başarıyla bitirdiğime göre, neler okuduğumu yazmaya başlayabilirim artık diye düşünüyorum. 

Masalsı Yerler: Ljubljana, Bled, Bohinj


Veronika Ölmek İstiyor'da, Paulo Coelho, ünlü bir Sloven şairden ve Ljubljana şehir meydanında bulunan bir heykelden bahseder. Sabit bir noktaya, aşığının evine bakan şair Preseren'in heykeli.

Aşırı soğuk bir Aralık ayında bir cumartesi sabahının köründe, kendimi Ljubljana uçağında bulmamın sebebi tam olarak buydu. Kitabı okurken çok etkilenmiş ve bitmesin isteyerek, aralıklarla, yavaş yavaş okuyordum. Veronika'nın ölmeden önce hastaneden kaçıp, meydandaki o heykeli görmek istediği kısma gelmiştim, şans eseri THY'nin Ljubljana biletleri çok ucuzdu ve ben kitabı orada, o heykelin altında bitirmek ve şehirde bir gece kalmak üzere yola çıktım. 

Son Dönem Okuduklarım: Zweig ve Diğerleri


3 Ocak 1990'da, her gün izlediğim Susam Sokağı sayesinde okumayı öğrendiğim zamandan bu yana, ilk okuduğum satırlar "1989-1990 Yıllık Plan Defteri" idi ve annem şok olmuş ve biraz da sinirlenmişti, 28 yıldır en istikrarlı olarak yaptığım şey kitap okumak. Kendimi en çok bulduğum, kaybettiğim, dinlediğim ve dertlerimden uzaklaştığım anlarımın toplamı, okuduğum sayfa sayısına çok yakındır diye düşünüyorum.

Konu ve yazar kısıtlaması pek yapmadan, öykü kitaplarından uzak durarak ve çoğunlukla roman okuyarak geçiyor zamanlarım. Çok sevdiğim ve takip ettiğim yazarlar ve yayınevleri var, onun dışında, takip ettiğim ve tavsiyelerini sevdiğim insanlar mevcut. Genelde okuduklarımı da, bu çerçevede şekillendiriyorum.

Kuzey Işıklarının Peşinde: İzlanda


30'umdan sonra, kendime dost olarak seçtiğim insanlar hep, birlikte ortak bir hayalimin olduğu insanlar oldu. İnsanlar diyince, biraz kalabalık geliyor kulağa gerçi. Benimkiler, bir elin parmağı kadar ve onlardan en güzeli, R. olabilir benim için. 

Her şey, hayatın, yeterli miktarda şarapla, daha güzel hissettiğimiz zamanlarından birinde, hayallerimizden bahsederken, R.'nin elinde kadehiyle, "ben kuzey ışıklarını görmek istiyorum" dediği anla başladı aslında. Ülke, rota, zaman ya da bütçe gibi detayların hiçbirini konuşmadan, şarabın yanaklarımıza getirdiği renge ek olarak bize verdiği cesaretle, kuzey ışıklarını birlikte görmek istediğimiz sevgililerimizi boş verip, 3 kadın, 5 ay sonrasında Oslo bileti alırken bulduk kendimizi bir akşam. 

Hayalden Gerçeğe: Japonya


Gitme eyleminin kendisini çok seviyorum, bir de gitmeyi çok istediğim yerler var. Seyahat ederken, maaşlı çalışan olmam sebebiyle, kısıtlı bir bütçeyle hareket ettiğim için, planlarımı ikiye ayırıyorum. Bir, ucuz bilet bulduğun yere git. Gitme eylemine olan sevgini besle. İki, yılda bir kere gitmeyi en çok istediğin yere daha fazla bütçe ayır. Gitmeyi çok istediğin bir yeri gör. 

2017'de de, 2015 ve 2016'da olduğu gibi gitmeyi en çok istediğim yer İzlanda idi aslında, ama çok büyük şans eseri, Mart 2017'de, İzlanda'ya ucuz biletle gitme şansım oldu (ki bu başka bir yazının konusu) ve bu da bende, çok istediğim başka bir yere daha gitme motivasyonu ve bütçesi yarattı. 

Çok istediğim yerler arasında, birkaç uzakdoğu ülkesi vardı ve bu ülkelerin başında da Japonya yer alıyordu, ancak Japonya'ya ulaşmanın bile çok pahalı olması sebebiyle, 2017 yılı için, Japonya'nın bir hayal olduğunu düşünüyordum ki, Singapur Airlines, çok güzel bir kampanya yaptı ve tam doğum günümün olduğu haftaya, 2.000 TL'ye Tokyo bileti buldum. 

Tüm hikaye böyle başladı.